Cumartesi, Şubat 13, 2010

ne diyorsun?


Sen sevgililer gününde ne renk ruj süreyim diye düşünürken, Dünya karmaşa içinde uzayda sürüklenmeye devam ediyor.. Haiti'de deprem herşeyi yerle bir etti, orda insanlar aç uyuyor, ve aç uyanıyor. O zaman herkes bir ''Haiti Kahramanı '' olabilir, ve bu insanlara yardım edebilir.




Bunu yazarken, yardım etmek kavramını düşündüm içimden. Dünya'da o kadar çok yardıma muhtaç insan var ki, hepsine kim yetişiyor,kimler yardım ediyor bulmak hesaplamak mümkün mü bilemiyorum. İnsan böyle birşeye yardım edince, e ordakiler, e o zaman burdakiler onlara kim yardım edecek diye düşünmeden edemiyor ve bir yanı eksik kalıyor. Bu işte canımı sıktı bugün..

Cuma, Ocak 22, 2010

in to the mind


Uçağa binmeyen Jessie...Jessie için yazılan şarkı..( julie delpy-waltz for a night)...bir yazarın elinde kurşun kalem,,kurşun kalem türünün nadide bir türü...pilav mı makarna mı,,,tereddütsüz yemek mi makarna mı, Makarna diye deliren bünye...49 saniye süren kırmızı ışıkta, sağa sola bakarak ve yaylanarak beklerken, herkesin birbirini şöyle bir süzmesi,,

Alışveriş merkezlerinin yanar döner kapıları olmasın,dönmesin o kapılar...kapı diil ki o, kolu yok bi kere,ne açabilir,ne kapatabilirsin,elini kolunu bağlayan bişey..

Yağmurda yürümeyi seven sevgili, sevgilinin hası,özü,pek sevimlisi....bunaltmayan ofis havası..istediğin zaman işe gelmeme özgürlüğü, gelmeyince kovulmayacağından emin olmanın yürek ferahlatan kokusu...hımmmm mis gibi... açılmayan çam fıstığı kabuğu, hem insanın dişleri acıyor, hem de parmak uçlarınız sinsice gıcık bir ıslaklıla yoğruluyor...olmasın bunlar, olmasın sabahlar, olmasın akşamlar,yağmasın kar, akmasın çeşme, kokmasın çöplükler, çiğnenmesin sakızlar..

Cumartesi, Ocak 16, 2010

confession of a dangerous mind


Steven Soderbergh'in yapımcılığına ortak olduğu ve George Clooney'nin ilk yönetmenlik deneyimi olan, künyesinde türü kısmının karşılığına, bazı yerlerde dram sıfatının, bazı yerlerde ise komedi sıfatının yakıştırıldığı bi film. Şuna dram-komedi diyelim, olsun bitsin. Tehlikeli Aklın İtirafları olarak uygun görülen adının, ilk defa filmi yansıttığı bir film ayrıca da.. Ve bunu da eklemeden geçemiyeceğim ki, bi takım sinema sayfalarında '' Film, hayatı ikiye bölünmüş olan bir adamın hayatını anlatıyor; gündüzleri bir şovmen olarak, geceleri ise CIA tetikçisi! '' denilerek bu tarz cümlelerle anlatılmaya mahkum olmuş bir film de aynı zamanda..

Film, George Clooney'nin ilk yönetmenliği, kimden kopya çekmiş bilmiyorum. Bilmiyorum derken, filmi gerçekten beğendim ve Clooney'e birileri yardım etmiş olmalı demekten kendimi alamadım. Haksızlık ediyorsam beynim patlasın, kolum çıksın. Ama işte buyurun ki, Steven Soderbergh'i (Ocean's 12 ,13 serilerinin yaratıcısı 2 oscarlık film çıkaran) ve J.Malkovich Olmak filminin senaryo yazarı Charlie Kaufman'ı (Aynı zamanda muhteşem film Eternal Sunshine of Spotless Mind'ın da senaryo yazarıdır) karşımda buldum. Zaten Kaufman soyadlı biri neden başarısız olsun ki? Neyse ki, filme konu olan ünlü şahsiyet Chuck Barris'te senaryoya yardım etmiş, Julie Roberts, Matt Damon (aynı zamanda sörfçü:) ve Brad Pitt' de yardım edenler arasında. Filmin kötü olması için bi sebep göremiyorum, belki biraz Drew Barrymore(yanlış yazılası muhtemel isim)... Kendisinin Hollywood'daki en matrak aktrislerinin en güzeli olduğuna inanıyor ve filmde çok da kötü olmadığını düşünüyorum.. Drew; Chuck Barris'i ev arkadaşıyla sevişmeye geldiği gece ayartan, sadık, enerjik, sevimli Penny rolunde izliyoruz.
Chuck Barris'in günümüz normal insan hayatlarına nazaran pek bi ilginç hikayesi var. Televizyon kanallarının yeni açıldığı dönemlerde kapağı televizyona atmaya çalışan, fırlama tavırlarıyla bunu da başaran birisi dersek haksızlık etmiş olmayız. Şu hepimizin bildiği Nurseli İdiz'in sunmaya başladığı Saklambac'ı, onun koyduğu isimle ''The Dating Game'' adlı saçma yarışmayı keşfeden bu alim insan, aynı zamanda kadınları, -hey gerçekten de çilek tadında.. diyerek kandıran bir isim. Televizyona kapağı attıktan sonra, kendisinin de tabiriyle eğlendirici ama beyin uyuşturucu programlarıyla gittikçe ünleniyor ve birdenbire karşısına CIA ajanı olarak George Clooney çıkıyor. Kendisinin, filmde sıkça tekrarlanan öldürme profiline uygun olduğu söylenerek eğitime tabi tutulup, Amerikan hükümeti için adam öldürmeye başlıyor. Çok çabuk kabullenmesi beni şaşırtmadı değil. Ve George Clooney (CIA ajanı) ölürken Sam Rockwell'in yani Barris'in -no profile- kelimeleri filmin etkileyici karelerindendi benim için. Sam Rockwell(Green Mile daki katil) 'in inanılmaz başarılı canlandırdığı Barris'in bu, CIA ajanıydım ben siz bilmezsiniz itiraflarıyla kimse ilgilenmiyor mu, ben asıl onu merak ediyorum. Kafama takılan bir başka nokta da şu ki, çok fazla gerçekçi; Barris televizyonda istediğini başarana kadar çok hareketli, canlı, heyecanlı bi profil çiziyor. Programı, prime-time'ı, ünü şöhreti elde edince gayet cool, yavaş hareket eden bir profil.. Ee noldu şimdi yorumlarına neden olsa da, gerçek değil de ne? Hele ajan olduktan sonraki, kılık kıyafetinden, sigara yakmasına kadar değişen herşeyi, belki de hayatta oynanılan ya da oynatılan(birileri sizi CIA ajanı olmaya zorladığında mesela) role göre değişen mizaç, kapı açma, tekme atma ve diğer ıvırlar zıvırları düşünmemek elde değil..Psikolojik profilin de gayet başarılı yansıtıldığını da geçmiyoruz yani bu noktada.


Barris ajan olduktan sonra, Julia( diğer bir ajan) ile tanışıp nihayet iki kadın arasında kalıyor. Julia'nın da performansı gayet yerinde, kötü kadın rolünde görmeyi yadırgamıyacak kişiler için ideal bir rol olmuş.. Bu gereksiz cümleden sonra filmin bir Hollywood yapımından çok Avrupa filmlerine benzediğini hissettim. Barris'in gammazlandıktan sonraki, öldürülme korkusunun doruğa çıktığı sahne, annesiyle olan problemlerinin yansıtılışı, yeri ve zamanı çok iyiydi. Ödül alan bir çok yersiz filmden çok daha iyiydi.

George Clooney mi ? O profile uygun değil...

filmin traileri için buraya

Pazartesi, Ocak 11, 2010

Gidesim geldi..

nasıl gelmesin ki...''hey kızlar !! beni de bekleyin,,nin,nin,ninnnnn...'' diyesim de geldi...burdan sevgi ve saygılarımı sunuyorum kendilerine,,,

Pazar, Ocak 10, 2010

kelime


Hayat ; belirsizliğin daniska hali olan bişeydir. Bu daniskayı gaz haline dönüştürmek için uğraşır durur insanlar ve insancıklar...Karın bile su haline dönmeden gaz haline dönüşüp zavallı atmosfere karıştığı günümüzde ,hayatın bu belirsiz daniska halinden gaz haline dönüşmesi na mümkün sevgili okur.
o zaman buyurun burdan; Belirsizlik İlkesi

Salı, Aralık 29, 2009

Sarkozy ve Obama Birleşkesi,,çok ayıpp ..


Eh Sarkozy öyle bir gülmüşsün ki,, ben de bir Carla Bruni var ,hahaha sende yok tabi Obama bakarsın öyleee der gibisin...bilemedim.
Sana da yazıklar olsun Obama!!! shame on you!!!,,yazık diil mi siyahi güzel karına, beyaz sarayda yolunu gözlüyor..hey allam..

Perşembe, Aralık 24, 2009

bu bir denemedir

Google&Blogger bir olmuslar, blog sayfanfa login olmadan google'dan gonderi atabiliyorsun. Muthis bisey , haddimize degil ama tebrikler demekte fayda var..hı bi de türkçe karekter kullanmamak gerekiyor..

Salı, Aralık 22, 2009

söyleyelim...



Jack, o sigarayı denize atmadığını söyle bana...demem çok saçma olurdu..


Bak bodysurf yakışmış, takdir ettim şimdi,,ama sigarayı attıysan yediğin en son balığın totosundan çıksın demeyi bir borç bilirim..


Cumartesi, Eylül 05, 2009

Into the Wild


''happiness is real when it's shared"...
Filmi izlediğinizde gerçekten bikaç saat kendinize gelemiyorsunuz,uyuyorsunuz ve sonra sabah bir yandan güneş sizi uyandırmakta ısrar etse de siz yorganı başınızdan çekip,bu filmi düşünmek istiyorsunuz..Filmin yapıtaşları, bir kitap, bir yazar ve Sean Penn öncelikle..Joan Krakauer adlı yazarın Christopher Mccandless'ın gerçek hikayesini anlattığı kitabı Sean Penn'in okumasıyla işte bu film ortaya çıkıyor. Filmin müziklerini Eddie Wedder yapmış, aynı zamanda Pearl Jam'in solisti ve bu film için özel olarak çalışarak harika bir soundtrack çıkarmış.Filmin muhteşem müziklerini buradan dinleyebilirsiniz..
Filmin başrol oyuncusu Emile Hirsch, oyunculuğu bence gayet başarılı ve oynadığı karektere dingin ve aslında yaptığı şeyi çok inanarak yaptığını hissettiren bir portre çiziyor. Üniversiteden mezun olduktan sonra, yani ailesinin ve toplumun ondan beklediği gibi görevini yerine getirip herşeyden uzağa gitmek için yola çıkıyor. Film tamamen bir yol hikayesi aslında, üzerinden geçtiği yolların yanı sıra kendi içine yaptığı yolculuğa da tanık oluyoruz ve onunla birlikte film aslında kendi içimize de uzun bir yolculuğa çıkarıyor bizi..Yolculuk boyunca yaşadıkları, asıl yapmak istedikleri ve yalnızlığın insanı toplumdan uzaklaştırmasından çok kendinden uzaklaştırmasının verdiği mutsuzluk filmin sonunda yüzümüze çarpıyor..Filmin görüntülerinden, o muhteşem cografyadan ya da filmin fotografik yanından bahsetmek ise az kalır, okuduğum çoğu sinema eleştirisinde Sean Penn'in filminin başarısız olduğu söyleniyor, coğrafyayı harcadığı ya da filmi chapter'lara bölmesinin seyirciyi aptal yerine koyduğundan bahsediliyor..Filmi o muhteşem cografyada anlatmak istedikleriyle çok güzel örtüştürdüğünü düşünüyorum...Zorlu yolculuklardan sonra hayatına giren insanların gerçek hayatları ve karekterlerse filme ayrı bir renk katıyor zaten, yani coğrafya her açıdan rengarenk..Tanıştığı hippi çiftteki kadına yakınlığı, ve ölmek üzere olan yaşlı adamı tepeye çıkarırken hissettikleri, filmin sonunda aslında neden geri dönmek istediğinin her izleyicinin kafasında farklı anlamlar yüklediği mutlaka izlenmesi gereken bir film.. Bir kere kalın bir kitabı bitirmiş kadar oluyorsunuz..Filmin sonundaki cümleyi blog'un başına yazmıştım,mutluluk paylaşıldıkça gerçektir..yoksa felaketler paylaşıldıkça katlanılabilir midir aslında demek istediği ? filmin sonundaki pişmanlığı mutlu olmadığın bir toplumla yaşamak istememek mi, yoksa mutlu olacağın bir toplum yaratabilmek mi? Ben de bu filmin güzel anısı için bu hafta sitedeki yuttub köşemi eddie vedder müzikleriyle süslüyorum..
Filmin internet sitesi ve muhteşem fotografları için buraya...

Perşembe, Eylül 03, 2009

i'm not Superman!!

Supermen halkın kahramanıydı,.. örümcek adam gibi, kostümünün içine kaslı gösterecek başka kıyafet giymezdi,.. taşı sıkıp elmas yapardı,.. sevdiği kadın için dünyayı tersine döndürürdü,..
Superman candı can...
1938 Haziran'ında, Action Comics'in ilk sayısında göründüğünde satış rekorları kırmıştı Superman ama daha önemlisi, "Süper Kahraman" ekolünü başlatan, Batman, Spider-man kapılarını açan, ideal karakterdi.

"insan mıdır" soruna ise yanıt vermek zor? acıların çocuğuydu, öksüz ve yetimdi, dünyalı bir aile tarafından bulunmasına dair görüntüler, Superman'in o çocuk halindeki -herhangi bir çocuk kadar sevimli ifadesi- kimin yüzünü güldürmemiştir ki? Her ne kadar yeni ailesi Jonathan ve Martha bundan, başlarda habersiz olsa da, dünyalı ailenin onu kabullenmesi, ayrımcılığa karşı duran bir göndermedir. Superman'la "insan" okuyucu arasındaki duygusal bağ iyice sağlamlaşsın diye, Superman her çocuk gibi yaramazlıklar yaparak büyür, okula gider, arkadaşları tarafından dışlanır bazen, mahalleden bir kız sever, kendini yavaş yavaş keşfeder.

Kaç yaşında olursa olsun, okuyucu için, hem bir bebek, çocuk, sonra genç, akran veya zamanla abi olur. Bizim gibi, üniversite sınavına girer, işe girer, ailesinden ayrılır. (en sonunda onun Superman olduğu anlanır tabii)

Tüm bu etkenler ve daha niceleri, Superman'i insanlaştırır. Klark Kent hallerinde sıradan bir insandır ve tüm "kötü" olaylardan rahatsızlık duymakta, "iyi"lik yapmak için didinmektedir. Ve zaten Superman de insan olduğuna iyice inanmıştır. Oysa superman "insan" değil, bir uzaylıdır, bunu öğrendiğinde kendisi de (okuyanlar bilirler) bunu taşıyamaz ve şizofren olur. Klark Kent, Ailesinin Klark'ı, Kripton'lu Kal-el ve arada sırada, mağarasının yalnızı olur.

Bunların yanı sıra Superman'in American idealizminin somutlaştırılmış hali olduğunu anlatmaya çalışanları anlayabilirsiniz. Göğsündeki "S"'nin bile "gerçek, adalet ve Amerikan yolu" anlamına geldiğini bilmek, bunu anlamak için yeterli sanırım.

ilk başlarda, Nietzsche'nin übermensch (nietzsche'nin darwen'den etkilenerek ortaya attığı düşünce.. şu anda maymun ile übermensch arasında bir yerde olduğumuzu düşünür kendisi. bu düşünce, ileride hitler tarafından alman ırkının übermensch iddiasıyla farklı yorumlanacaktır. )kavramından esinlenilerek yaratılan Superman karakteri, şeytani bir zekâya sahip, üstün fiziksel güçleri olan bir karakterdi. Fakat Hitler, Nietzsche'nin Superman'ini saptırarak devam etmeye kalkınca, Superman'in yaratıcıları, Superman konseptini tekrardan düşünmeye karar vermişler. Artık Superman "iyiliğe adanmış" bir karakterdi. America II. dünya savaşına girip de, Japon'lar Pearl Harbour'a saldırdıklarında, Superman çizgi roman sayfalarında Amerika'nın düşmanlarına karşı savaş veriyor, Nazi'leri yerden yere vuruyor, Japon denizaltılarını batırıyordu. Hatta, 1944'teki bir sayısında Superman'i Hitler ve Tojo'yu boğazlarından yakalamış halde görebilirmişsiniz.

Superman'den başka kim dünyayı tersine çevirerek, aşkı için zamanı geriye alabilmiş ve bizlere böyle bir umut verebilmiştir ki, Kripton taşı karşısında güçsüz düştüğünde, bir hal çaresi bularak durumdan kurtulmasıyla bize gayretin gücünü aşılayan da Superman değil midir, "hep iyiler kazanır"ı da, bizleri ağlatarak öldüğünde Superman çürütmemiş midir ? Küçükken çarşafları sırtıma dolayarak pelerin yapardım hep, evet iyi olmak isterdim, düşman da olsa bir insanı öldürmek yerine uçmak, herkese yardım etmek isterdim. Bu yapabildiklerimin yanında da en az onun kadar alçak gönüllü olabilmek ve aynı zamanda aptal bi gazeteci ayağına da yatabilmek isterdim.

Maceralar çok, Superman eski; konu uzun. Superman'i çok severim, sevmeyene şüpheyle bakarım.

Son olarak bir de "süpermeeeeen" yazasım gelmişti..

Salı, Ağustos 18, 2009

happiness



There is no way to happiness, happiness is the way ...

Pazar, Nisan 26, 2009

waves and sun, before and after..


hayatın;

Before Sunrise olması muhtemel..
Before Sunset olma ihtimali de var...
Breakfast at Tiffany's olması ise imkansız değil..

Pazar, Şubat 01, 2009

day and night, earth and sky....



Hayat ;

Before Sunrise diil...
Before Sunset hiç diil..
Breakfast at Tiffany's olması ise imkansız ....!

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

Derya,Defne ve Ege


Bu balıkların hepsine sarılmak istiyorum ben ....balıklar çok komikler, peşlerinden gittiğinizde kuyruklarını hıpızlı sallaya sallaya kaçıyolar :) Bu balıklar kadar güzel 3 çocukla tanıştım hafta sonu. 3'ü de 8 yaşındalar..2 erkek ve 1 kız....Onları bol bol izleme imkanım oldu bu arada da..Derya, Defne ve Ege...3 güzel isim bir arada...İçlerinde ben en çok Derya'yı sevdim, çünkü içine atan hüzünlü bi çocuktu..Defne ve Ege daha iyi anlaştı...Derya aslında onlarla aynı yaşta olmasına rağmen daha küçük gösterdiği için midir, yoksa hemen herşeye küstüğü için midir pek almadılar aralarına.. Onlara çin daması öğrettim. Derya'yı tavla oynarken aralarına almadıkları için oyunu en önce Derya öğrendi ve çok sevdi..Diğerleri de Derya onları iki oyunda da yendiği için tavla oynamaya devam etmek istediler..Bişeye üzüldüğü zaman hemen sesi kısılıyor ve zorlanarak çıkarıyor kelimeleri Derya, dokunsan ağlıycak..Çelimsiz, kumral ama bi o kadar da güzel gözleri olan bi çocuk... Otobüsle dönerken de kustu :) bi de ortalığı batırdı diye ağladı :I yerim ben seni yaa, şaşkın çocuk Derya!!!

Cumartesi, Temmuz 19, 2008

i love deep










Çarşamba, Haziran 11, 2008

Gol


Something is everything happened..
(by Fatih Terim)

Cuma, Haziran 06, 2008

My name is Max..

Hey gidi günler hey... Ne güzel oyundun sen Sanitarium....

Çarşamba, Haziran 04, 2008

a touch of paradise

beadybelle a touch of paradise, bugünlerde en çok dinlediğim şarkı...









Pazartesi, Nisan 07, 2008

Romulus


Uzun zaman sonra bu filmi yazıyım dedirten bi film oldu romulus my father benim için.... Tabii ki beni filme çeken ilk bakışta çok sevdiğimiz eric bana ....Onu Berlin'den, Truva'dan hatta kötü film Black Hawk Down'dan, Hulk'tan hatırlayabiliriz, ve unutamayız ...Kendisi cool, samimi ve tam tanımı gerçekçi oyunculuğu ile filmlerine renk katıyor..Şu sıralar kitabı bestseller olan Boleyn Girl filminde de başrolde...Sakin, sevecen, aynı zamanda hafif sert kişiliği ile hatrı sayılı bi hayran kitlesine sahip...Sakin agresiflerden :) Film mülemmel güzellikte bir çekim kalitesine sahip, bunu geçemeyiz. Renk seçimi, filmin kötümser yapısını bozuyor, olaylar seyirciyi içten içe karartabilecekken yine de iyi bişeyler olacakmış hissini veriyor. Beklenmedik olaylardansa hayatın basit akışını sıkmadan anlatabiliyor. Film, göçmen 3 kişilik bir ailenin hikayesi..Baba karakter becerikli, sabırlı, çalışkan..çocuk yaşından fazla bilinçli, olgun ama çocuk sonuçta...çok da başarılı bir performans çizmiş, çocuğun gözlerindeki bakışları, taşıdığı ama belli etmediği yük..hakikaten başarılı..bu filmin hafızama kazınan 2 sahnesi var.. Biri Rumulus'un karısının sevgilisini tren istasyonuna götürdükten sonra, motorsikletle dönerken bi an karşısındaki ağaca bakması ve ona çarpmak istemesi..Bence bu sahne çok başarılıydı, klasik bi intihar sahnesi havası vermedi kesinlikle..İkincisi ise, anne (Franka Potente ki ben çok severim) intihar ettiğinde babasının dönmesini sabaha kadar bekleyen çocuğun evin verandasında köpekle beraber uyuduğu ve sabah babası geldiğinde uyandığı sahne.. Anne ise dengesiz, ciddi gel gitler yaşayan bi kadın..Sonunda da gittiği yerden dönemiyor zaten ve intihar ediyor ...Üzücü ..Sadede gelicek olursak basit hayatımızın içinde akan olayların iç yaşamımıza yansımasını basit ama etkili bi şekilde anlatabilen ve bu anlamda başarıyla temsil edebilecek bir filmdi..Duragan konusuna rağmen, filmden koparmayan sıkmayan bu başarılı filmi alkışlıyoruz o halde...

Cuma, Şubat 29, 2008

Ulvi Meseleler

Kendi genetiksel oluşumumuza bakaraktan,dünyanın var olmasından bu yana,benim ya da senin aynısından bi tane daha var olmuş mudur? Akrabasal olarak düşündüğümüzde dedemizin dedesi,onun dedesi,dedesinin dedesi falan diye gittiğinde dedelerden aynısı olan var mıydı?Mesela teleskop icad edildiği zaman, Mayaların matematiğin sınırlarını zorladıkları ve futbolu insan kafalarıyla oynamayı tercih ettikleri zamanda, Nasca'daki o ilginç şekillerin çizimi sırasında benim aynım ama tıpatıpım var mıydı? Bunun olma olasılığı ne? Kesinliliği söz konusu mu?Vardıysa bi daha olma olasılığı var mı? Cinsel ayrıma göre olasılık oranı değişiyor mu? Peki vardıysa benim aynım ya da senin aynın,bunu öğrenme olasılığımız var mı? ya da ne? Evet ne?

Bu yazıya fi tarihinde gelen ahkamlar;

Yarma;

evet var olasiligi...

vic vega;

olmama olasılığı ile eşit olarak,..

winmaker;

aklıma ne geldi. acaba dünyadaki active user sayısı diilde bugüne kadar aldığı hit sayısı nedir?

mushroom;

ben soruşturdum. "abi öyle bir şey olsa kesin sana haber verirdik" dediler. "peki yengeniz?" dedim. "yok abi, mümkün değil" dediler.."tamam o zaman, problem yok.." dedim ben de..

ingilizanahtari;

bunu hesaplamak, önce tam gen haritamızın çıkması lazım, sonra bunun kaç tane kombinasyona izin verdiği, yani dünyada kaç model insan olabileceği hesaplanabilir. İlk homo-sapiens'ten bu yana kaç tane insan doğduğu ve bu doğumların dönemlere göre kaç tanesinin erişkin hale gelebildiğini de hesaplamak çok zor olmasa gerek. Çıkan iki rakamı karşılaştırarak sonuca ulaşabiliriz. Örneğin bugüne kadar 80 milyar homo sapiens erişkin olarak var olduysa ve homo sapiens DNA ları 850 katrilyon kombinasyona olanak veriyorsa bir tane daha sen olmuş olma ihtimali 1 / 100,000 civarında bir rakam olsa gerek. Ancak insanlık bi 4-5 milyar yıl daha sürebilecekse muhakkak tekrarlamalar, yeni Liv Tyler'lar, Leonardo Da Vinci'ler, Buddha'lar çıkacak ama muhtemelen hiçbiri kiminle aynı genetik yapıda olduğunu bilemeyecek. Üzücü tabi.

aptal ;

en büyük tasarımcı olan tanrı vakti zamanında uğraşıp bi tane insan tasarlamış. o gün bu gündür copy-paste edip ufak modifiyelerle yolluyo insanları dünyaya. o bile üşengeç olduktan sonra biz nie sermiyelim die düşünmüyor değilim. ayrıca ingilizanahtaranın kombinasyonuna karakter çeşitlerinide eklersek içi dışı sana benzeyen bir insanın daha var olması ihtimali gittikçe azalıyor gibi..

En güzelini aptal söylemiş.. tebrikler!!

Cuma, Aralık 28, 2007

doğum günüm

Sayılı dakikalar kaldı doğumgünümün bitmesine...28 yaşına mı girdim, 28 i mi bitirdim bilmiyorum. İki arada bi derede bi gün doğmuşum ben..27 Aralık 1979... 4 gün sabretseydim şimdi bir yaş daha küçük olucaktım. Bir yaş küçük müyüm, yoksa büyük müyüm??? O yüzden belki de ben böyle kararsız bi insan oldum...Bu yılki doğumgünüm çok hızlı geçti, hiçbişey anlamadım...Halbuki ben bugünün slow-motion geçmesini ve buna da Jay Jay Johanson'ın Open Up adlı şarkısının eşlik etmesini ister miydim? evet isterdim..He-Man resminin anlamı ise çocukluğumun doğumgünlerini özlüyorum mesaj kaygısını taşıyor...Yine de iyi ki doğmuşum canıım...:)

Pazartesi, Ekim 01, 2007

pınar'ın bekarlığa veda partisi


Bir ay olmuş, yazmamışım... Ankara'ya işte, yukarıdaki şebek gelinin nikah şahitliğini yapmaya gittim... Hep nikahlarda ağlarım, bunda da gereksiz gözyaşları süzüldü yanaklarımdan... Ne hissediyorum, iki insanın evlenme anı bana çok duygusal geliyor sanırım...O iki insanın heyecanı aslında beni geriyor, bu da gereksiz mesela... banane ki... Neyse, Pınar evet derken de gözlerimden yaşlar süzüldü.. Kız 13 yaşından beri beraber olduğu kişiyle mutlu bi şekilde evlendi daha nolsun.... Neyse nikahtan 1 gün önce Ankara'da Salata adı verilen gayet salata insanların bulunduğu bi yerde 10 kız kafamızda küçük duvaklarla eğlenmeye gittik, çok ama çok eğlendik... Ama yine de asıl eğlence Pınar'ın Elif ile benim o gece kalmamız için ayarladığı kız arkadaşı hikayesiydi... Hani bu gayet bi How i met hikayesi olurdu, Barney'in bu olay üzerine esprileri de süper olurdu eminim...Biz kızla tanıştık, 3 kız taksiye bindik gidiyoruz kızın evine.. Benim kafam bugunlerde başka şeylerle meşgul olduğundan kızla sohbet etmek hiç aklıma gelmedi, uzun zamandır gelmediğim Ankara sokaklarını inceliyodum... Benim saf arkadaşım Elif başladı kıza sorular sormaya... Bu arada kıza kız demek yerine L diycem yazının bu kısmından sonra...Neyse, Elif L'ye nerde çalışıyosun dedi? L: dernekte... dedi.... Elif yetinmedi hangi dernekte ?..dedi.... L: Kaos.. dedi... Elif : hıııı ...dedi... L'de kaşındı ama şey dedi: biliyo musunuz? Biz de yok bilmiyoruz dedik... L: Gay-Lezbiyen dergisi dedi... İşte o an ben kısa bi flashback yaşadım... Biz, Pınar ve Elif üçümüz üniversitede aynı odada kalıyorduk... Pınar, lisede bi lezbiyen arkadaşı olduğundan ve harbi harbi bu lezbiyen kızın sevgilisi v.s olduğunu bize anlatıyodu... İşte takside kızın gay lezbiyen dergisinde çalıştığını ve o gece partide 1o kızın arasında beyaz sevimli duvaklardan takmayan tek kız olduğunu da hatırlayınca o kızın bu kız olduğunu anlamıştım. Kız lezbiyendi ve biz onun evinde kalmaya gidiyoduk... Yani garip bi durum... Neyse Elif'le dumur olmuş bi vaziyette saat sabahın 3'ünde L'nin evine gidiyoduk.. Eve girer girmez L, evin çok dağınık olduğunu ve sevgilisiyle ortalığı biraz dağıttıklarını, kusura bakmamamızı söyledi... Kusura bakçak halimiz mi vardı, yerde iki adet kırmızı sütyen duruyodu... ne kusuru, şoktaydık azıcık.... Neyse, ben yüzümü yıkıyım diye tuvaletine girdim L'nin... Saf Elif puzzle yapmaya devam ediyodu... Elif L'ye: Ne güzel ben çok seviyorum bekar evlerini, ailen kendi başına oturmana bişi demiyo mu? dedi... L: Yok üniversite bittiğinde söyledim onlara, nasıl olsa evlenmiycem de... dedi... Elif: Aaa, niye evlenmiceksin ki? dedi.. L: E Türkiye'de bi kadınla evlenemiyceğime göre... dedii... Bizim Elif: Hııı... dedi yine... Sabah 5'e kadar sohbet ettikten sonra uyuyalım dedik... Uyuyana kadar da geyik yaptık, hayatımda hiç bi lezbiyenin evinde kalmamış ve lezbiyen geyiği de yapmamıştım... Ya sabah sevgilisi gelir de bizi kıskanırsa, sevgililer kavga ederse v.s turu bi dolu geyik işte... Tabii burda Barney devreye giriyo olmalıydı.... Neyse, L yine de iyi bi insandı, misafirperverdi... Sevdik kendisini....Bu hikaye bu kadar.. L'nin kullanım alanını başka anlamlara çekmeyiniz..... Ankara da güzel diil işte sevmedim hiç....

Pazartesi, Eylül 03, 2007

okul kapısı, önlük yakası, kalem kutusu

Okullar açılıyor yakında.. Kendi kendime, benim kadar kırtasiye seven birisi bi kırtasiye blogu da yazsın dedim.. Anaokulunu okuldan saymayanlardan değilim, ama yine de sadece o binada yuva ya da kreş faaliyeti varsa sevmem... Anaokulu dediğin de bildiğimiz okulun içinde olmalı..İlkokul ise dönemlerin içinde en misidir. Aslında 1.sınıf kırtasiye alışverişinde pek bişeyin farkında olmazsın.. Annen baban kafalarına göre takılır... Ama 2.sınıfta kendi alışverişini kendin yapmaya başlarsın. Bi kere uzun tenefüste kesin okulun karşısındaki kırtasiyedesindir. Muhtemelen parlak etiketlerden ya da el işi kağıdı alıyosundur. Her ay bi kalem kutusu, her hafta farklı bi silgi mutlaka alırsın...Hani günümüzde asıl işi kırtasiye olmayan marketlerin her türlü okul araç gereci satmasına acaip bozuluyorum... Kırtasiyecilik kavramını yok ediyor çünkü...Halbuki sokak aralarındaki ufak ama bi o kadar da sıkışık kırtasiye malzemesi ile dolu bi kırtasiyeci, bir kırtasiye manyağı için bulunmaz bi nimettir...Renkli kalemler, 6 ortalı harita metod defteri, arı maya silgiler, çeşit çeşit kap kağıdı, renkli ataçlar, tavşan kulağı şeklindeki makaslar...ve niceleri... Bir kırtasiye manyağı aldıklarını saklamayı da çok sever.. Şahsen ortaokulda kullandığım kalem kutum, iletkim ve gönyem de benim sakladığım şeyler arasında...Kırtasiye hastalığı diye bişeyin var olduğunu, dünya bilim çevreleri de kabul ediliyor. Hatta insanı mutlu eden huzur veren bi tarafı olduğu da dozu aşılmadıkça bilimsel olarak kanıtlanmış bişey...(mi? bilmiyorum neyse) Eskilerden belleklerimize kazıdığımız bir de reklam filmi vardır..''Bir kalem, bir pergel bir de çukulata alacağım'' Ne kadar fiş alma alışkanlığını aşılamaya yönelik bi reklam olsa da, benim aklım da, reklam yıldızımız Erool erool gibi pergel, kalem ve çukulatada...Bu reklam ile ilgili şirinler hadisesi gibi içten içe bir beyin yıkama olayı olduğu söylenir. Misalcilere göre, kalem titizliği sembolize eder (o kadar çalışkandırki günde bi kalem bitirir), pergel çalışkanlığı (matematik falan), çikolata da bu çocuğun bütün bu kargaşa ortamı içinde kendine ayırdığı zamanın sembolüdür. Ayrıca çocuk tam bir örnektir bütün Türk çocuk camiasına ve hatta bir çok büyüğüne...Bakkal amcayla düzgün bir diksiyonla kitap gibi konuşur, cağım lar, ceğim ler, lütfen ler falan. ..Yani, aynı yaşlardaki sıradan bir Türk evladının kendini kötü hissetmesi için yeteri kadar negatif değer taşır bünyesinde. Bunun gibi şeyler işte, sonun da anlatmak istediği ise, tüm hipnotize simgelerden sonra kdv!.... Al sana, yersen yani...Neyse kırtasiye manyaklığı var olan, vazgeçilmesi zor olan, kokusu duyulduğunda mest olunan, kareli defter alırken yeşil diil de mavi çizgiliyi tercih ettirebilen, abartıldığında kendi odanı küçük bi kırtasiye dükkanı olarak bulacağın muhtemel bir hastalıktır. Bu tür insanlar için en uygun görev, şirketlerin satın alma bölümleridir.. Ya da değildir :)

Çarşamba, Ağustos 08, 2007

arkadaslar


Bu fotografı bi sokak düğününde çektim.. Soldan ikinci yeşil elbiseli tatlı kız, sünnet çocuğunun sevgilisiymiş...Zaten benim de favorim oydu...

uçuk ya da kaçık

insan uçuklarından ders almalı...

Salı, Temmuz 24, 2007

18 Eylül 2002

çarşambaları hep sevdim yazısı yazmışım bi aralar... Hatta ilk ahkamı da oky kesmişmiş..

Hayatta hiçbişeyin başlığı olmasın



Hava bi acaip sıcak, serinletici bi rüzgar var zannediyosun ama bi ekmek fırınının önünde duruyormuşsun gibi de acaip bunaltıcı.. Ekmek fırını isim tamlaması da ne kadar acitasyon iki kelime... Ekmek zaten böyle bir yazıda arabesk bi unsurmuş gibi duruyor..Neyse...Böyle bi havada herşey bunaltıyor insanı...Albert Camus'nun bi kitabı vardır ''Yabancı'' .. Orda yargılanan roman kahramanı, neden öldürdüğünü soran hakime -hava çok sıcaktı cevabını verir... İşte sıcak böyle bişi demek ki... Yıllar yılı böyle bi hava görmemiş ve bu denli de bunalmamıştım. Allahım ben bunalım mı geçiriyodum ki de sıcağın beni bunalttığı yalanını uyduruyodum... Olabilir mi..Olmayadabilir....Bu süper fotografı da bu dandirik yazıda harcamış oldum böylelikle...vay anasını sayın seyirciler... ----Fotograf kaynak: http://reclamlar.blogspot.com..

Perşembe, Temmuz 19, 2007

F=G x M x m:d2

Benim hiç, Evren'in, her biri farklı bir dizi bilimsel yasaya uyan iki alemden oluştuğunu söyleyen bir öğretmenim olmadı...Kimsenin olmamıştır diye düşünüyorum.. Newton'un ilkokul öğretmeni Stokes böyle demiş mesela derslerinin birinde...İlginç...

Şöyle ki, zaten anlattığı ders hakkında yorumu olan bi öğretmenim de olmadı.. Bunu genelde tarih öğretmenleri yapar, yorum katmayı yani, ya da edebiyat... Tarih derslerinde sıkılırdım, savaşların tarihleri, antlaşmaların tarihleri... v.s.. Üniversitede, zorunlu ders İnkılap Tarihi yüzünden 1-3 barajına takılmış ve okulu uzatmış biri olarak tarih dersleri hakkında pek konuşmaya da hakkım yok herhalde.. İlginç olan şeyse aslında tarihi seviyor olmam.. Okulda anlatılanı değil, kendi ulaşabildiğim bilgileri seviyorum.... Yorum konusuna geldince, hiç bir Fizik öğretmenim de,kalkıp benim de şu çalışmalarım var demedi.. Bunun, çoğu üniversitede de böyle olduğuna eminim... Lisede mesela, fizik dersini kimse dinlemezdi, kimyayı da dinlemezdi, ama ben alttan alınca dinlemek zorunda kalmış ve çok da sevmiştim...Çöp başında kalemtraş açıp, ilkokulda sınıfın ortasında duran sobanın içine mandalin kabuğu atmak kadar zevkli bence kimya ve fizik... ne kadar anlamasam da...İşte o yüzden Stokes bizim de öğretmenimiz olsaydı Newton'a rakip olur muyduk? Tabii ki hayır :)

Salı, Temmuz 10, 2007

Soru?

Bizim moleküllerimiz ne renk? Poleküler kimya ne işe yarar? Küresel ısınmaya faydası ya da zararı var mıdır? ve daha bunun gibileri....

Cuma, Temmuz 06, 2007

moda

moda parasız para kazanmak...

ilk

bugün ilk defa isyerinde sütlü nescafe ictim.. 5 yıldır çalıştığımı düşünürsek, bunun ilklerim arasında yeralması gerekiyor..

Salı, Temmuz 03, 2007

araba

Keşke işim eve çok uzak olsaydı ve ben bu akşam doyasıya araba kullansaydım dedim kendi kendime...

Pazar, Temmuz 01, 2007

reklam

Kral kobi reklamında oynadım.. Gel gelelim ben hiç mi hiç görünmüyorum. 4 gün İstanbul'da inanılmaz yorucu çekimlerden sonra, bu hiç olmadı.... O diil de, robot dansı yapanların görüntülerini de koymamışlar.. Onlara da çok üzüldüm..O zaman burdan, kısa boylu ama sempatik olduğunu düşündüğüm, reklamın yönetmeni yücel yolcu'ya teessüf ederim (bu kelimeyi de babam çok kullanırdı)

Perşembe, Haziran 28, 2007

Adriana...


Yani fotografını koyucam bu Adriana Lima'nın , hepsi çıplak....tamam çıplaklığa karşı değilim de bu blog sitesinin de bi sınırı var..,içlerinde en müstehcen olmayanı buydu.. bu ablamız güzel kız, kendisini victoriasecret'ın defilelerinden tanıyorum şahsen. Nerden aklıma geldiyse geldi işte.. Keza giselle'in ve heidi'nin de geldiği gibi.. Düşündüm de Matt Damon'la
tavla oynamazdım... Sevmiyorum tavlayı, kağıt oyunlarını da sevmiyorum. Ben aç kapıyı bezirgan başını ve dokuztaş seviyorum...E hadi bi de yetişkin oyunu satranç olsun bari.. Ben o zaman bu güzel insanlara başarılar diliyorum..Bu arada bu kızın göğüsleri slikonmuş, bilenler bilmeyenlere anlatsın.. Yoo kıskanmadım hiç, kız süper!

Çarşamba, Haziran 27, 2007

zzzzzz

İnsan uykusuzluğa dayanamıyor canı sıkkın olunca... Ama keyfi yerinde olunca sabah 05:00'de yatıp 08:00'de kalkmak hiç mi hiç koymuyor... Cin gibi yani...

Pazartesi, Haziran 25, 2007

bu fotograf


Bu fotoğraf, arkadaki çocuk yıkılıyo fotoğrafıdır.

Bugün Şöyle bişey oldu:

Gayet yoğun bi gündü ve telefonlar susmuyordu.. Telefonum yine çaldı ve ben açar açmaz kadıncağız;
--Bu numaradan beni aramışsınız... dedi.
Ben de:
-- Peki ben kiminle görüşüyorum... dedim.
Kadın:
---Kardeşim, siz beni niye aradınız? ..dedi
Ben:
---Hanfendi, tamam da biz kimi aramışız, yani siz kimsiniz, adınız nedir?... dedim..
Kadın:
---Ay siz nereyi aradığınızı bilmiyo musunuz da bana soruyosunuz...dedi..
Ben:
---Hönk!!!!
yine ben:
----Tamam da hanfendi, sesten isim tahmini yapamıyorum, ya telefon numaranızı ya da isminizi söylerseniz size yardımcı olabilirim....dedim.
Kadın:
---- Allah belanızı versin!!!... dedi.

Perşembe, Haziran 21, 2007

Pete ve Pete'in Maceraları


Bu muhteşem dizi, ben lisedeydim ve çocuk kanalı nickeledeon'da yayınlanırdı..Ben o zaman 15 yaşında olsam erkek kardeşim 10 yaşındaymış..O yaşlarda ortak yaptığımız yegane şeylerden biriydi ve ben açıkçası kardeşimle bu diziyi sevdiği ve esprilerine gülebildiği için gurur duyardım.. Çünkü bu dizi pek de çocuk kanalında yayınlanacak bi dizi değildi.. Pete ve Pete iki kardeştiler ve çok ama çok eğlenceliydiler. Küçük Pete'in küçük kertenkelesinin adı ''Gary'' idi mesela, Iggy Pop Nona Mecklenberg'in babası olarak konuk oyuncu olmuştu... Küçük Pete'in kolunda İspanyol hatun Petunya dövmesi vardı...En güzel bölümlerden biri, Küçük Pete'in hayatının şarkısını bulduğu (Polaris'ten Summer Baby imiş...) ve sadece 3 notasını hatırladığı bölümdü. Bu arada dizide tek hatırladığım şey Küçük Pete!! Bi de bunun abisi vardı Büyük Pete.. Diziyi meğersem bu velet götürüyomuş....

Çarşamba, Haziran 20, 2007

Özlü söz

Gercekten hayatta hicbirsey kendiliginden var olmuyor ya da ortada bir neden yokken gerceklesmiyor...

(Copy-Paste bi yerden..)

Cuma, Haziran 15, 2007

PRAHA

Bundan iki hafta önce Hatice ve ben Prag yollarına düştük. 1 yıldır Prag Prag diye sayıklayıp neden illa ki Prag diye tutturduğumuzu bilmeden.. Neden? Çünkü 3 günde gezilebilecek, tadına varılabilecek tek yer orası gibi gelmişti. Yoksa mazallah İtalya'ya felan gitseydik, ağlayarak geri dönerdim... Hani elimize sağlık yine de çok eğlendik.. Önce bankadan izin alma faslı vardı, sonra da pasaport işlemleri.. İşte bu noktada anladım Hatice'nin şanssız bi insan olduğunu... Şöyle ki, Hatice yıllardır geçersiz nüfus cüzdanı ile gezmiş.. Bunu da yüzümüze vuran Kuşadası İlçe Emniyet Müdürlüğü'ndeki filmelere layık, suratsız, despot çok fena bir kadın memurdu.. O kadar korktum ki kadından, formu doldururken ellerim titredi resmen...Neyse bi şekilde aldık pasaportları, yolladık tur şirketine... Biz perşembe akşamı gitmeyi beklerken, çarşamba gideceğimizi söylediler... Bi gün daha uzamıştı tatilimiz, biz o an buna müthiş sevinirken, gelecekteki ben ve Hatice 'nin bundan pek hoşlanmayacaklarını bilmiyorduk....Yani zaten, gidersin gidemezsin inadına binmiş bi Prag seyehatinin bir gün erken olması çok da önemli değildi galiba bizim için... Hala gittiğimize inanamayarak havaalanına geldik....Pasaport kontrolümüzü yaparken, Hatice'nin yine damga problemi çıktı, ayrıca soyadını da Uludaglı yerine ULUGAGLI yazmışlardı ve bu hakkaten de ne kadar şanssızlıktı.. Bi an korktuk, kalıyoruz diye ama bi problem çıkmadı neyse ki...Hemen kendimizi İzmir Adnan Menderes Havalanındaki Duty Free'ye attık, bi sürü şey beğendik ama, nası olsa Prag'ta da gireriz ,-ki ne kadar da yanılmışız- paramızı hemen harcamamaya karar verdik.. Uçağa bindik, şöyle tura katılan insanlara bi gözattık.. Ama herkes mi vasat olurdu yani... Çok fazla takmadık, yolculuğa başladık, saat 22:30'du..Sakin denilebilecek bi uçuştan sonra Prag havaalanına indik.. Avrupa Birliği üyesi olan ve yılda 40 milyon turist ağırlayan bi kente göre havaalanları vasattı.. Sonra da otobüslerle bizi kalacağımız otele götürdüler..Kalacağımız oteli ben Movenpick zannederken biz Olympic Four Star diye biyerde kaldık. Oldukça kötü bi oteldi... İlk gece haliyle kendimizi dinlendirmek adına yattık ve uyuduk.. Ertesi gün bizi Prag kalesine ve St. Vitus Katedrali'ne götürdüler... Herşey çok tarih ve herşey çok fazla karanlıktı... Ordan benim aşık olacağım köprü Charles Köprüsü.... Vlata nehrinin üzerinde tamamen taştan yapılmış ve her iki yanında da muhteşem heykellerin olduğu Jan Parler adında bi mimarın yaptığı köprü... Bıraksanız beni orda, bi aşağı bi yukarı yürürdüm gün boyu.... Köprünün üzerinde fotograf ve resim satan satıcılarla, sokak müzisyenleri var ve çok kalabalık.. Akşam olsa da eğlenmeye gitsek derken, bu Çek insanların ne kadar da kaba olduğunu yavaş yavaş öğrenmeye başlamıştık... Herkes suratsız ve alaycıydı.. Ayrıca sokaklar çok kötü kokuyordu... Restorantların olduğu heryer o kadar iğrenç kokuyodu ki, dayanılmazdı yani...Biz aramızda çok eğleniyoduk o ayrı, tur otobüsünün en şımarık iki yolcusuyduk. Akşam Çek gecesine götürdüler bizi.. Orda da çok eğlendik, kendimizi sahnelere attık, herkes bize alkış tuttu, Hatice bütün turist ve yaşlı kadınlarla dansetmek zorunda kaldı mesela... Akşam dışarı çıktık.. İlk gittiğimiz yer, Miş Maş diye bi yerdi.. Sanırım girerken kişi başı 200 kron verdik ve gayet gereksiz bi yerdi.. Prag'ta işsizlik oranı sıfıra yakınmış.. Bunu gördük çünkü, zaten her gece klubünde dans eden bi kız ya da bi erkek var.. Ordan çıktık başka bi yere, ordan başka bi yere derken, eğlenemediğimizi farkettik. Hele Karlovy Lazne adlı 5 katlı ve 5 katında da ayrı müzik olan yer tam bi faciaydı.... Bi de girmek için sokakta sıraya falan girdik.. Zorlama bi kaç danstan sonra, bazı turistlerin tepemize çıkma ve ayyaş dana gibi bi kızın bizi sigarasıyla yakma girişimlerinden sonra ordan kaçtık.. Evet resmen kaçtık.. Hani öyle Çek güzeli felan da görmedik yani.. Bi tek en son akşam gittiğimiz yerde dans eden kız fena diildi ve tabii ki Gold Finger... Size Gold Finger'dan bahsetmek isterdim ama ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi diye düşünüyorum!!! Hani bu kadar mı güzel ve çıplak kız birarada olur ve bu kadar mı erkekler kendilerinden geçer.. Anlaşılacağı üzere Prag'ın ünlü striptiz kulüplerinden biri Gold Finger.. Fazla anlatmaya gerek yok, herşey ışık düzeni yüzünden di mi Hatice? o yüzden o kadar güzel görünüyodu kızlar.. Neyse ki biz coca colamızı içip, kazasız belasız kalktık.. Hatta Çek Cumhuriyetinin en kibar insanları ordaydı diyebilirim.. Ne kadar kaba, ne kadar iğrenç insanları vardı bu ülkenin.. Mc Donald's maceramızı anlatmak bile istemiyorum. Koca Prag'ta Burger Kıng bulamadık, hatta yerini soracak insan bile bulamadık.. Çünkü insanlar bişey sormak istediğinizi söylediğinizde hayır diye yanıt veriyolar. Ben Türk Milletinin gözünü seveyim, bizim gibi millet yok onu anladım... Herkes mi salak olur ve herkes terbiyesiz.. Bunlar aile terbiyesi almamış, acaip düz insanlar işte.. Okuma yazma oranı %99 'muş ama insanlık namına bişeyden haberleri yok bunların... Tatil boyunca, Mc Donald's menajerinden, ben onun elemanını ona şikayet ederken benim de ingilizce konuşamadığım hakaretine, yaşlı ve çirkin bi Çek teyzenin süper markette aldığımız ekmeği , geri yerine bıraktım diye Çekçe hakaretlerine, yolda bişey sorduğumuz insanlardan denyo cevaplar almalara maruz kaldık..Ve evet her insanın bi dayanma sınırı var, bir banka oturup gözümüzden bi damla yaş da akmadı diil... En son gün Staramesta Nameski meydanında, etraf turist kaynarken düşmemizle Prag seyehati eğlencemizin dibine vurduk tabiri caizse.... Dirseğimde bir de yara izi bırakarak.. Bi daha gider miyim? Tabii ki hayır. Ama iyi ki de gitmişim..Bu arada Duty Free'den Türkiye'den dönerken alışveriş yapmadığımıza çok pişman olduk demiştim ya, çünkü gerizekalı Prag havaalanında Duty Free kapalıydı.. 2000 kronun üzerinde alışveriş yaptığımız için Tax Free hakkımız olduğunu söylediler ama Tax Free ofisi de kapalıydı ve tahmin edin, yine yardımcı olan yoktu.. Ha artık içki içmeden duramıyoruz o da ayrı, Becherevko ve Absinth en ünlü içkileri.. İkisi de güzel ve yakıcı :) Sinir olduğunuz insanlara ise Prag seyahatinde tavsiye edebileceğiniz şeyler de bizden;
- Prag'a giderken sakın Türkiye'deki Duty Free ye girme, çünkü Prag havaalanındaki 24 saat açık..
-Mutlaka domuz sosislerinden ye, mükemmel.
-Olympic Four Star'dan başka otele gitme, süper bi otel.
-Taksiye binme, metroyla her yer çok yakın.
-Trafikte kırmızı da falan geçebilirsin, kimse kornaya basmıyo..
-Çok kolay arkadaş edinirsin, insanları çok cana yakın.
-Kronlarını dönerken Eur yapmana gerek yok, havalanında 24 saat açık döviz bürosu var.
-Mutlaka Karlovy Lazne'ye git ve ne pahasına olursa olsun orda dans et...
Not: (Yazıda geçen yabancı mahiyetteki isimler, tamamen rehberimiz Arda'nın anlattığı şekilde aklımda kaldığıdan gerçeği yansıtmayabilir.. burda da güzel Prag fotografları...)

Perşembe, Haziran 14, 2007

Üniversiteden bi fotograf


Yukarıda görünen 4'lü 1996 yılında Çalışma Ekonomisti olmak yolunda düzgün adımlarla ilerleyen sevimli arkadaşlardır... Bunlardan bana göre en sağdaki Ali Efe Özkan'ın bugün doğumgünüdür. Kendisinin doğumgünü kutlu olsun.. O olmasaydı, kütüphanede kitapların içine beraberce dalamaz, evde patates kızartması yapamaz, sabaha süren masa tenisi maçları yapamaz ve aynı anda vizesinden 90 aldığımız dersin finalinde çalışmadığımız için boş kağıt veremezdik.... İstanbul'u, komik yalnızlığımızı beraberce Teachers'da ve Arka Odada kudurarak geçirdiğimiz günleri hiç ama hiiiiiç unutmiyciiiim.. Efe sen ne kadar suratsız ve karizmatik bi müfettiş olsan da ( ben de ne kadar suratsız ve karizmatik ŞMİY ) senin en manyak hallerini ben biliyorum, ve seni çok seviyorum. Doğum günün kutlu olsun!!!!

Çarşamba, Haziran 06, 2007

how i met....


Uzun zamandır bi How i Met ..yazısı yazmak istiyodum kendi kendime... Kendi kendime:) komik geldi, neyse.. How i Met'i bize kazandıran cnbc-e kanalına öncelikle saygı ve sevgilerimi burdan göndermek isterim ki, keza Seinfeld'dir asıl beni sana bağlayan ey cnbc-e, böylede vefalıyım işte.. Evet konumuza dönersek, How i met'in konusu kısaca, ki orjinal adı How i met your mother? dır, 2030 yılında Ted'in (Josh Radnor ) 2 çocuğuna 25 yıl önce anneleriyle nasıl tanıştığını anlatmasıdır. Friends olma yolunda ilerleyen dizi, Friends'den daha eğlenceli ve casual:) (İzleyenler bu tabiri bilir) olup, Friends'in de o duygusallığı ve kendinizi neden benim de böyle bi arkadaş grubum yok bunalımına sokabilme gücü yadsınamaz.. How i Met'e dönersek. Bunlar 4 iyi arkadaştırlar. Baş kahraman Ted diğerleri Lily,Barney ve Marshall... Ted mimar, Marshall hukuk fakültesi öğrencisi, Lily'de (Buffy'den tanıyoruz onu) Marshall'ın biricik anaokul öğretmeni kız arkadaşı.. Barney tam anlamıyla bizim tabirimizle İstanbul pi.i denilebilcek, ölesiye ilginç bir kişiliktir. Sürekli Ted'in en iyi arkadaşı olma ve takım elbise takıntısı var.. Dizide herşey Marshall ve Lily'nin nişanlanmaya karar vermesi ile başlıyor ve Ted kendisinin de artık evlenebileceği bir kız bulma hevesine düşüyor. Derken, Ted sürekli takıldıkları barda güzeller güzeli, Tv haber sunucusu Robin Şabavskiy'i görür ve işte aradığım kız tadı başka, kokusu başka der..''haavve you met Ted?'' klasik tanışma hikayeleridir. Bir gece çıktıktan sonra aynı gece Ted'in Robin'e ''seni seviyorum'' demesiyle Robin Ted'den kaçmaya, Ted Robin', kovalamaya başlar.. Böylelikle keyifli flash back'lerle dizi devam eder.. Şu sıralar en sevdiğim, akşam eve geldiğimde keyfimi yerine getiren ve en az Seinfeld biterken üzüldüğüm kadar üzüldüğüm bir dizi.. How i met, kaliteli komedidir,Ted'in diziyi romantizm doruklarına taşımasıdır...Hani neredeyse iş çıkışı ,hadi Ted,Robin, Lily, Barney ve Marshall'ların yanına gideyim felan diyesinizin gelmesidir.That's it!!

Cuma, Mayıs 18, 2007

Bir Film

Şu filmden bahsetmek istiyorum, hiç bi link vermeden bi şey anlatabiliyor muyumun da test edilişi diyebiliriz(m). Filmin adı Combien Tu ame, valla geri dönüp bakmadım bi yere, ne kadar doğruysa.. İngilizcesi How Much Do you Love mE. Filmin başrol oyuncusu kalp çarpıntısı dünya rekorunu elinde tutan sevgili Monica Belluci.. Ben bu kadar güzel kadın görmedim denilebilesi, bu kadar mı kadının tarifi olur bi insandır kendisi. Daniella İtalyan bayyan, Fransa'da bir gece kulubünde hayat kadınlığı yapmak suretiyle hayatını kazanmaktadır. Bir gün adını hatırlayamadığım, ancak eminim çok ünlü bir aktörün canlandırdığı olan adam Daniela'yı bana lotodan para çıktı diyerekten evine kapatır. Daniela'nın güzelliği, güzelliği,güzelliği ile film devam eder. Zaten yönetmen de sadece bir kadının güzelliğini, ve bunu gayet iyi bilen kadının erkeklere neler yapabileceğini anlatmış. Özellikle filmdeki parti sahnesi süper. Bu arada Gerard Depardue de filmin bir diğer karekteri. Filmde Nuri Alço rolünü üstlenen azizim de parti sahnesinde harikalar yaratıyor. Bir kadının müthiş güzelliğini ve harukilade güzelliğini görmek ve doyasıya kalp çarpıntısı yaşamak istiyorum diyorsanız bu filmi kaçırmayın derim.

Perşembe, Mayıs 17, 2007

şiir okuyasım vardı, Norah Jones- Sunrise yanında çok iyi gitti. Bu fotograf da uydu bu yazdıklarıma. Makarna yaparken, (sade) aklıma bunlar geldi. Prison Break televizyonda oynarken ben How ı met'i tercih ettiğimi söylemeden de edemeden O.C Surferes Assocation.

Salı, Mayıs 15, 2007

uçakta ben

uçakta veya otobüste neden illa ki cam kenarı yeri istediimi buldum..Uyurken kafamın yanımdakinin kepekli omzuna düşmesinden korkuyormuşum...

Pazartesi, Nisan 23, 2007

Harika Yıllar

Bu diziyi çok severdim, Kevin(ortadaki) dizinin baş karekteriydi. Kendisi 7-11 yaş arası kızların tam tipiydi..Bu diziyi sanırım Cine-5 verirdi. Kevin günümüzde şu durumda. Kevin'in en iyi arkadaşı Poul(solundaki), sağındaki ise büyük aşkı Winnie idi. Ama bu dizi çok güzeldii...Dizinin müziği Cooker, şarkının adı ''with a little help from my friend'' idi.

Cumartesi, Nisan 14, 2007

portakal


Dün gece hayatımda ilk defa kendi soyduğum portakalı yedim.
Yaş:27:)

Çarşamba, Nisan 11, 2007

FİGOO


Yandaki fotoğraf; Luis Figo'nun Türkiye'ye maça
geldiğinde, otelin banyosunda aynada kendine
bakarken gizliden çekilmiş fotografı..

HİÇBİRYERDE YOK!!!

Cuma, Mart 23, 2007

lipton'un reklam müziği

Lipton'un bilmem kaç çeşit çay reklamının müziğini tam olarak işte bu arkadaşlar yapmışlar. Hani hoş bir bayyan sesin; lala-lala-lalala-lalaaaa diye söylediği. Bu arkadaşların web siteleri şu . Kendileri Norveç milletinden olup, o naif şarkının şu arkadaşlardan çıkmasına şaşırdım desem yalan olmaz. Onun dışında gayet kudurtucu bir yanları da var o belli..

Perşembe, Mart 22, 2007

Yalnızlıktan hiç kaçış yok!


Yalnızlık, sosyal psikologlara göre sadece bir hissetme haliymiş... Çiko'yu ağlatan ne ise onun hislerinin(gözünden akan acı gözyaşlarının) kuvveti ile ilişkili yani..:) Bu bana göre saçma, çünkü ben yine sosyal psikologlara göre, varoluşsal yalnızlık çeken bir tipmişim. Burda kendi kendime konuşmam, ve bunu; bakın ben kendi kendimle konuşuyorum, bunu yaparken de bunu internette yapıyorum ki herkesler bilsin gibisinden yapmam, benim varoluşsal bir yalnız olduğum anlamına geliyor. Böyle bi mantık yok tabii ki! Ancak yalnızlık hissiyatı ya da depresyon gibi kavramlar başından sonuna çok ilginç geliyor..Şöyle bir düşünürsek, yalnızlık insanı komikleştiren bişey de aslında... Kişi o kadar yalnızdır ki misal, sokağa çıktığında ayakları felan burkulur, doğru düzgün yürüyemez.. Konuşmalarında seçtiği kelimeleri birbirine karıştırır, bu karşı taraftaki insanlara komik gelebilir. mi acaba? Yapılan araştırmalara göre evet, yalnızlık içinde boğulan arkadaşlarımız sokakta en çok ayak burkan arkadaşlarımızmış. Bu araştırmayı hangi milletten bilim adamlarının yaptığını tahmin etmekse zor değil, İngilizlermiş..He bundan ayrı, yalnız insan yaratıcı insandır ve tüm şairler yalnızdır diyebiliriz. ''Ya erkenden ölürler, erkenden ölmezlerse de intihar ederler''. denilmiştir.İntiharlarının sebebi depresyon değildir.Çünkü öğrendiğime göre, intihar depresyon halinde gerçekleşmezmiş.İnsan depresyondayken, kolunu bile kaldıramazmış. İntihar, depresyondan çıkıldığı an gerçekleşirmiş. İlham veren kaynak şurda.
İntihar eden şairlerden en ünlüsü diyebilirim Sylvia Plath için.. Gywneth Paltrow'un canlandırdığı, hayatının anlatıldığı film hakikaten güzeldir. Sylvia Plath'in hayatı, filmi izleyenler bilirler(kimse onlar) kendi acı hikayesini yaratmaya çalışır gibidir...8 yaşından beri intihar eder ama her seferinde kurtulur. Filmden izlediğim kadarıyla o da kendini kalabalıkta yalnız hisseder. Kendine özgü, kıskançlığı,hırsı ve kini dışında.. Kocası da şairdir ve kocasıyla şiir yarıştırır. 8 yaşında intihar etmesinin sebebi, şiir sınıfına kabul edilmemesiymiş mesela.. Aynı zamanda sorumluluk sahibi bir kişi olarak, intihar ederken, yan odada uyuyan çocuklarının başına kurabiye ve süt koyar, kapılarının altına da gaz sızmasın diye bez tıkar, mutfaktaki fırının içine kafasını sokarak orada ölür. Filmi şiddetle tavsiye ediyorum..Hani sizi depresyona sokan şarkılar, filmler, kitaplar ve şiirler vardır ya..Kısa bi liste yapıverirsek; Kitap:Okyanustaki Krallar ,Albüm: Kesmeşeker ,Film:Oğul Odası ..v.b gibileri... Kendine acı çektirmeye alışmışsan yalnız olmuşsun demektir. Kendine acı çektiriyor ama acı çekmiyorsan yalnızsın demektir. Bir başkası sana hala acı çektiriyorsa canına kıyacak kadar yalnız değilsin demektir. Yalnızlığını anlatmaya çalışmak ve bunu kimsenin anlamaması yalnızlığın has hali, kuş konmamış, balta girmemiş ormanıdır.
-Ve yukarıda yazılanların çoğu, en az yazıda bahsi geçenler kadar yalnız bir insan tarafından uydurulmuştur. Boşuna dememiştim yalnız insanlar yaratıcı olurlar diye..

Pazartesi, Mart 19, 2007

The Story Of Us




İki insanın birbirine aşık olma nedenlerini sorguladıkları mükemmel bir film. Tabii 1959 doğumlu ve aynı zamanda 1.75 cm olan Michelle Pfeifer de filmi mükemmel kılan kişi bana göre.. David Addison ise diğer bir unsur tabii,ama bence, Bruce Wilis yanına sadece sarışın kadın konulduğunda iyi görünen bir aktör gibi sanki.. Neyse filme dönersek, Michelle ayrıntılara önem veren ve düz mantık kolay ve normal bir kadın, Bruce ise hayatı hafife alan, inanılmaz komik ve eğlenceli birisi.. Filmin ana teması ise Bruce'un hayata pempe gözlüklerle bakmasının artık Michelle'e, Michell'in de olaylara basit bakış açısının Bruce'a çekilmez geldiği.. Buna Yunancada ''paradoks'' deniyor.. Önemli bir nokta olmasının dışında, acı da...Filmi sedece bir kere sinemada izledim, hakikaten insanı üzen bir tarafı vardı. Bir diğer güzel şey filmin sountrack albümü.. Eric Clapton 'ın müziklerini yaptığı albüm de süper. Albümü o zamanlar Sempre 'de dinlerdik, hatta yemek yiyen bi müşteri bu şarkıyı siz çaldıkça ben burdan kalkmam demişti. Bahsi geçen şarkı ''I'm sorry'' ..Filmin en iyi taraflarından birisi de, çok yavaş ilerliyor olması ve doya doya ilişki irdeletmesi.. Hımm , haah işte aynı ben felan gibi:) Kısacası bu film güzel.

Çarşamba, Şubat 28, 2007

Turkish Prestige


Komik miii, korkunç muu, arkadaki sihirbaz mıı.. bilemedim.
Ama tabii gençleri motive etmek gerek, devam..

Cuma, Şubat 16, 2007

Yağmur Çamur

Yağmur da ışık gibi insanı etkileyen, melankoliye kaptıran bir hava olayıdır. Kar mesela pek melankoli yapmaz, daha çok neşe verir. Salak salak elindeki karı top haline getirir, karşındaki arkadaşını suratından vurmak istersin. Bu davranış çocuk da olsan, eşşek kadar da olsan Türkiye'de de böyledir, Amerika'da da İsviçre'de de..değişmez, ilginç tabii..Yağmurun adı bile hüzünlüdür. Yağmurda öpüşmek, sarılmak, ıslanmak, telefonda konuşmak, koşmak, bi duvara yaslanıp ağlamak,kaldırım kenarına oturup kafanı dizlerine çekerek ağlamak,arabaların üstüne su sıçratması, gök gürültüsü, ardından 7 san. saymak,şemsiye kullanmak ya da kullanmamak, şemsiyenin üzerinden gelen tıp tıp sesleri, evdeysen eğer panjurun üzerine düşen pıt pıt sesleri, kuşların kanatlarını gagalarıyla didiklemesi,siyah beyaz filmlerde yağmur yağması, İngiltere'deki siyah taksilerin camlarındaki su damlacıkları, geceyse trafik ışıklarının yere yansıması, kırmızı arabaların kırmızısının daha belirgin olması, kafana gazete koyarak koşmak, ekmeği paltonun içine sokmak, karnenin ıslanarak mürekkebin dağılması, yanakların kızarması, yarı kelsen iğrenç gözüken saçların, saçların kahverengiyse siyah gözükmesi, iç çamaşırın inceyse üzerine yapışan kıyafet sonucu manzara, denizdeysen suyun sıcaklığı, arka odada sıcak çikolata, Eminönünün karışıklığı ve işportacıların siyah büyük naylonları, ağaçların ve toprağın kokusu, şarkılarda yağmur..Işık konusuna da başka bir sefer değineyim derken yağmur ile ilgili naçizane atasözümü de yazasım var:

-Yağmur durdu, sen de durdur
(by me)

privisliy AN LOST


Lost'u; okul, defter, kitap, kalemkutusu, tabii ki silgi ve hatta kalemtraşla kurşun kalemini açtığında çıkan kokular kadar seviyorum..

Perşembe, Şubat 15, 2007

Ben çocukken...


Bütün çocuklar gibi ben de çok acaip bi çocuktum. Öyle düşünüyorum ki, ben delirince nasıl deliririm acaba, neye benzerim diye hiç düşünmeyelim.. Hemen çocukluğumuzu aklımıza getirelim, işte karşımızda delirmiş biz.. Büyüklüğümüzün delirmiş haline çocukluk denir derim ben.

Tabii ki hatsafada ya da hat safhada bir hayalgücü ile oyunlarımı oynar, kıskançlıklar yapar, annemden terlik yer, bakkaldan topitop çalar ve uykudan önce Adile Naşit izlerdim.. 3-11 yaşıma kadar bu 8 yıl eder, çok eğlendim, çok. 3-4 yaşlarımda sokak maceram yoktu, çünkü ben tek çocuktum, bana sokakta göz kulak olucak bi abim ya da ablam yoktu. O yüzden sokaktan uzak tutuldum o yaşlarda. Genelde evde çizgi film izlerdim, fincanlarıma çay koyar, anneme misafirliğe giderdim, büyük bi gelin bebeğim vardı, o zamanlar gelin bebekler çok populerdi, barbie falan almaya paramız yoktu bizim, barbiler pahalı oyuncaktı, zengin çocuklarında vardı sadece.. İşte eğlence 5 yaşıma girdiğimde başladı, çünkü bi kardeşim oldu.. Kardeşin olunca evde biraz daha özgür oluyorsun, herkes yeni doğan bebeğin peşinde oluyor çünkü. Sana karışan olmuyor, ama ufak bi hata yapsan, çocuum zaten kardeşin ağlıyor, kaka yapıyor, osuruyor bi de senle mi uğraşalım adları altında sonu gelmeyen bi kardeş sorumluluğu ekleniyor üstüne.. Neyse, 5 yaşında anaokuluna başladım, o sıralarda televizyonda çiçek kız, georgie ve yakari favori çizgi filmlerimdi.. Tüm o saçma ama güzel şarkıları öğrendim, sokakta oynamaya başladım, sonra ilk okul geldi.. Okuma, çarpma-bölme derken oyuna çok az zaman kalıyordu.. Sokağa çıkınca da zaten kardeşimin anırmaları ile uğraşmak zorunda kalıyodum. Susam sokağı devri başlamıştı, pepen, uzun bacaklı adam, he-man, voltran, şirinler, tabii ki celementine..v.s işte.. Hayatımı nelerin üzerine kurmuşum:) Clementine Fransızların kendi tiplerini en iyi biçimde yansıttığı çizgi filmdi. Clementine tam bir Fransız tipi değil miydi? Yaz tatili gelince sürekli çizgi film izlerdik, bizi böyle çizgi filmlerle tanıştırdığı için Trt'ye bütün 80'ler çocukları biraraya gelip hep bi ağızdan''Sen çok yaşa TRT'' diye bağıralım derim ben.. Neyse sokak kurbişleri, Tsubasa, haa bi de biberleyelim vardı. Müzeye kaldırılan eski bir beyzbol topunun maceralarını, beyzbol topunun kendi ağzından dinlerdik..Alvin ve Sincaplar, Genki bunu Kanal 6 da verirlerdi. Bunu kardeşimde çok severdi ya:) Boksor çocuğu Genki'nin babası dövüşürken ölüyor, Genki de minnacık çocuk, hırslanıp antremanlar yapardı, o yaşımıza göre baya ağır bi çizgi filmdi yahu.. Ben çizgi filmlerdeki ilk öpüşme sahnesini Georgi'de gördüm bi de He-man de.. Hatta çizgi filmde varsa biz de yaparız deyip ismi lazım değil kişiyle ufak bi de deneme de yapmıştık. Şimdi kız tesadüfen okur felan, benden izin almadan nası açık edersin çarpık ilişkimizi diye mahkemeye verir, mazallah.. Unutmadan geçemiycem bi çizgi film daha var, o da Portakal Yolu.. Bunu da hatırlamak zor oldu, Star'da verirlerdi bunu da. Japon çizgi filmiydi, bi grup lise öğrencisinin başından geçenleri anlatıyordu, aralarından birinin parapiskolojik yetenekleri vardı, herşeyi hareket ettiriyodu, bi de kedi vardı gibi.. Neyse işte günler susam sokağını kaçırmamak için anadolu lisesi kursundan kaçarken annemden müthiş dayaklar yemekle, sokakta yedi renkli çiçeği bulma oyunlarıyla devam ediyordu. Sonra ilkokul bitti, büyüdük ama çizgi film tutkum hiç bitmedi, kardeşimle takılmaya başlamıştık artık. Orta üç'ün sonunda aşk-meşk meseleleri başladı tabii. 3 kız aynı kişiye aşık oluyoduk, hiç de kıskançlık olmuyodu. Bütün yaz bisiklete binerdik, kalabalık bi gruptuk. Bizden de bi çizgi film olurdu hani.. Ruh çağırma seanslarıyla başlayıp, şişe çevirmeye gelen oyunlarımızla çocukluktan biraz daha büyük bi çocukluğa geçerken günler hakikaten süper geçiyodu.. O zaman çizgi filmlerin yerini Star'da verilen Charles İş başında, Kuzen Lary, Altın Kızlar, Pete&Pete'in maceraları, Carusel,Cine5 de verilen Gençlik Yılları mıydı neydi çok güzel bi dizi vardı, başroldeki çocuun adı Kevin'dı ve ben o çocuğa aşıktım galiba, bi de ben Karateci Çocuk'a aşıktım.. Öğretmeni Miyagi, kendisinin adı neydi ya, ha Daniel-san işte ona.... İyi ki ben 1979 yılında doğmuşum ve bu ne dik yokuş çıkıcam tepeye, bu ne dik yokuş varıcam zirveye ve dokunucam güneşe adlı yeşil kurbağanın söylediği şarkıyı duymuşum. (song is by Susam Sokağı)


Not:Fofograftaki en sağda oturan elemana tikat:)



Cuma, Şubat 09, 2007

Üzüntü ve Muz kabuğu

Pepen'in Balonu:) Fransızlar bu işi biliyor. Bu çizgi film gibi animasyonu hatırlayan var mı bilmiyorum, ben çok severdim. Ama ana karnından çıkalı 3-5 sene olduğundan pek net değil görüntüler gözümde. Tek hatırladığım Pepen'in balonları, bunların avare avare uçuşları.. Ve tabiiki, istedikleri olmayınca ''üzüntü ve muz kabuğu'' demeleriydi. Ha bi de ''uçurr bizi Pepen'' vardı.. haha.. Yakari'deki kartalın uçarken ''yakaruki-hakarukii'' diye bağırması kadar eğlenceliydi..

Aşkın gözü kör olabilir ama, karnı açtır..


Cenk Durmazel'in sözlerini yazdığı albüm gerçekten şaşırtıcı güzellikte. Cenk Beylerin hiç bir özelliği olmayan sesi albüme ayrı bir özellik katmış kanımca.. Albümün bazı parçaları şurdan dinlenebilir, burdan alınabilinebilinir..
Cenk ve Erdem'den bahsedecek olursak; bu iki şahıs muebbet muhabbet adlı programları ile tanınmış, dünyanın en iyi geyiğini çeviren kişiler..Erdem'i daha yaratıcı bulurum, Cenk'se tabiri caiz ise malın gözü rollerindedir. Erdem'in ''Evet sevgili seyirciler'' diyerek başladığı programa Cenk'in ''Hayır sevgili seyirciler'' diyerek bölmesi sevdiğim esprilerinin en üstünde yer alır. Cenk-Erdem için söylenen en ilginç tanımlardan biri de 21.yüzyılın filozofları olarak görülmeleridir. Ama onlar hiç bişey icat etmediler diyenlere cevap; Zaten filozoflar pek bişey icat etmezler..Bişey icat edenlere bilim adamı denir demek gerekir. Kendilerini tebrik ediyor, çalışmalarını merakla ve hiç bitmesin diyerekten saygıyla selamlıyoruzz..

Perşembe, Şubat 08, 2007

incir yer misin?


Hoş bir çalışma olmuş..

Adam Richard Sandler


1966 doğumlu ve 1.75 cm olan Adam Richard Sandler doğuştan komik doğmuş gibi.. Komedyenliğine Saturday Night Live ile başlayan Adam Sandler hakkında yazacak çok fazla şeyim yok.. Kendisinin çoğu filmini izledim, gerizekalı-sevimli arasında gidip gelen karekterleri var. Sucu da bunlardan biriydi. Kendisi ile ilgimizi çekecek ayrıntılardan birisi çoğu filmindeki başroldeki kadın oyuncuların isimlerinin başharfleri V ile başlıyormuş. Onun dışında bi ara Alicia Silverstone ile çıkmış. Kendisini alkışlıyoruz...

varolmanın dayanılmaz hafifliği


Deja Vu..

Bi yerde, ya da bi anda ya da bir zamanda aynı şeyi yeniden yaşadığını, yeniden duyduğunu ya da yeniden gördüğünü zannetmek.. Halk arasındaki tanımı bu olsa gerek..deja-daha önceden, voir-görmek anlamındadır.. Bilimsel olarak açıklanan bir tanımında, sağ lob ile sol lobun farklı zamanda çalışmasından kaynaklandığı yazıyor. Zaman farkı dediğim milisaniye.. Sağ lob bi olayı görmüş oluyor, ama aradaki milisaniye farkı kadar sol lob daha sonra görüyor.. Bu da beynimizin, aaa ben bunu daha önce yaşamıştım demesine yol açıyor.. Daha ilginci deja vu'nun bir zıttı olması.. Buna da jamais-vu deniyor imiş.. Bu deja vu dan çok daha ilgi çekici ve karmaşık.. Yaşanmış bir olayın yaşanmamış olduğunu hissetme..Tanık yoksa problem yok gibi geldi bana.. Benim dalga geçmemden çok daha önemli bi rahatsızlık olduğu kesin.. Bununla ilgili bir film var.. Adam Sandler ve Drew Brymr(Soyadı zor) oynuyor.50 First Dates.. Kız jamis-vu olmuş, Adam kızdan hoşlanır, günler çok güzel geçer ama bir ertesi gün kız oğlanı tanımaz ve macera sürüp gider.. Eğlenceli bir film gerçekten de..