Lipton'un bilmem kaç çeşit çay reklamının müziğini tam olarak işte bu arkadaşlar yapmışlar. Hani hoş bir bayyan sesin; lala-lala-lalala-lalaaaa diye söylediği. Bu arkadaşların web siteleri şu . Kendileri Norveç milletinden olup, o naif şarkının şu arkadaşlardan çıkmasına şaşırdım desem yalan olmaz. Onun dışında gayet kudurtucu bir yanları da var o belli..Cuma, Mart 23, 2007
lipton'un reklam müziği
Lipton'un bilmem kaç çeşit çay reklamının müziğini tam olarak işte bu arkadaşlar yapmışlar. Hani hoş bir bayyan sesin; lala-lala-lalala-lalaaaa diye söylediği. Bu arkadaşların web siteleri şu . Kendileri Norveç milletinden olup, o naif şarkının şu arkadaşlardan çıkmasına şaşırdım desem yalan olmaz. Onun dışında gayet kudurtucu bir yanları da var o belli..Perşembe, Mart 22, 2007
Yalnızlıktan hiç kaçış yok!

Yalnızlık, sosyal psikologlara göre sadece bir hissetme haliymiş... Çiko'yu ağlatan ne ise onun hislerinin(gözünden akan acı gözyaşlarının) kuvveti ile ilişkili yani..:) Bu bana göre saçma, çünkü ben yine sosyal psikologlara göre, varoluşsal yalnızlık çeken bir tipmişim. Burda kendi kendime konuşmam, ve bunu; bakın ben kendi kendimle konuşuyorum, bunu yaparken de bunu internette yapıyorum ki herkesler bilsin gibisinden yapmam, benim varoluşsal bir yalnız olduğum anlamına geliyor. Böyle bi mantık yok tabii ki! Ancak yalnızlık hissiyatı ya da depresyon gibi kavramlar başından sonuna çok ilginç geliyor..Şöyle bir düşünürsek, yalnızlık insanı komikleştiren bişey de aslında... Kişi o kadar yalnızdır ki misal, sokağa çıktığında ayakları felan burkulur, doğru düzgün yürüyemez.. Konuşmalarında seçtiği kelimeleri birbirine karıştırır, bu karşı taraftaki insanlara komik gelebilir. mi acaba? Yapılan araştırmalara göre evet, yalnızlık içinde boğulan arkadaşlarımız sokakta en çok ayak burkan arkadaşlarımızmış. Bu araştırmayı hangi milletten bilim adamlarının yaptığını tahmin etmekse zor değil, İngilizlermiş..He bundan ayrı, yalnız insan yaratıcı insandır ve tüm şairler yalnızdır diyebiliriz. ''Ya erkenden ölürler, erkenden ölmezlerse de intihar ederler''. denilmiştir.İntiharlarının sebebi depresyon değildir.Çünkü öğrendiğime göre, intihar depresyon halinde gerçekleşmezmiş.İnsan depresyondayken, kolunu bile kaldıramazmış. İntihar, depresyondan çıkıldığı an gerçekleşirmiş. İlham veren kaynak şurda.
İntihar eden şairlerden en ünlüsü diyebilirim Sylvia Plath için.. Gywneth Paltrow'un canlandırdığı, hayatının anlatıldığı film hakikaten güzeldir. Sylvia Plath'in hayatı, filmi izleyenler bilirler(kimse onlar) kendi acı hikayesini yaratmaya çalışır gibidir...8 yaşından beri intihar eder ama her seferinde kurtulur. Filmden izlediğim kadarıyla o da kendini kalabalıkta yalnız hisseder. Kendine özgü, kıskançlığı,hırsı ve kini dışında.. Kocası da şairdir ve kocasıyla şiir yarıştırır. 8 yaşında intihar etmesinin sebebi, şiir sınıfına kabul edilmemesiymiş mesela.. Aynı zamanda sorumluluk sahibi bir kişi olarak, intihar ederken, yan odada uyuyan çocuklarının başına kurabiye ve süt koyar, kapılarının altına da gaz sızmasın diye bez tıkar, mutfaktaki fırının içine kafasını sokarak orada ölür. Filmi şiddetle tavsiye ediyorum..Hani sizi depresyona sokan şarkılar, filmler, kitaplar ve şiirler vardır ya..Kısa bi liste yapıverirsek; Kitap:Okyanustaki Krallar ,Albüm: Kesmeşeker ,Film:Oğul Odası ..v.b gibileri... Kendine acı çektirmeye alışmışsan yalnız olmuşsun demektir. Kendine acı çektiriyor ama acı çekmiyorsan yalnızsın demektir. Bir başkası sana hala acı çektiriyorsa canına kıyacak kadar yalnız değilsin demektir. Yalnızlığını anlatmaya çalışmak ve bunu kimsenin anlamaması yalnızlığın has hali, kuş konmamış, balta girmemiş ormanıdır.
-Ve yukarıda yazılanların çoğu, en az yazıda bahsi geçenler kadar yalnız bir insan tarafından uydurulmuştur. Boşuna dememiştim yalnız insanlar yaratıcı olurlar diye..
Pazartesi, Mart 19, 2007
The Story Of Us


İki insanın birbirine aşık olma nedenlerini sorguladıkları mükemmel bir film. Tabii 1959 doğumlu ve aynı zamanda 1.75 cm olan Michelle Pfeifer de filmi mükemmel kılan kişi bana göre.. David Addison ise diğer bir unsur tabii,ama bence, Bruce Wilis yanına sadece sarışın kadın konulduğunda iyi görünen bir aktör gibi sanki.. Neyse filme dönersek, Michelle ayrıntılara önem veren ve düz mantık kolay ve normal bir kadın, Bruce ise hayatı hafife alan, inanılmaz komik ve eğlenceli birisi.. Filmin ana teması ise Bruce'un hayata pempe gözlüklerle bakmasının artık Michelle'e, Michell'in de olaylara basit bakış açısının Bruce'a çekilmez geldiği.. Buna Yunancada ''paradoks'' deniyor.. Önemli bir nokta olmasının dışında, acı da...Filmi sedece bir kere sinemada izledim, hakikaten insanı üzen bir tarafı vardı. Bir diğer güzel şey filmin sountrack albümü.. Eric Clapton 'ın müziklerini yaptığı albüm de süper. Albümü o zamanlar Sempre 'de dinlerdik, hatta yemek yiyen bi müşteri bu şarkıyı siz çaldıkça ben burdan kalkmam demişti. Bahsi geçen şarkı ''I'm sorry'' ..Filmin en iyi taraflarından birisi de, çok yavaş ilerliyor olması ve doya doya ilişki irdeletmesi.. Hımm , haah işte aynı ben felan gibi:) Kısacası bu film güzel.
Çarşamba, Şubat 28, 2007
Turkish Prestige

Komik miii, korkunç muu, arkadaki sihirbaz mıı.. bilemedim.
Ama tabii gençleri motive etmek gerek, devam..
Cuma, Şubat 16, 2007
Yağmur Çamur
-Yağmur durdu, sen de durdur
(by me)
privisliy AN LOST

Lost'u; okul, defter, kitap, kalemkutusu, tabii ki silgi ve hatta kalemtraşla kurşun kalemini açtığında çıkan kokular kadar seviyorum..
Perşembe, Şubat 15, 2007
Ben çocukken...

Bütün çocuklar gibi ben de çok acaip bi çocuktum. Öyle düşünüyorum ki, ben delirince nasıl deliririm acaba, neye benzerim diye hiç düşünmeyelim.. Hemen çocukluğumuzu aklımıza getirelim, işte karşımızda delirmiş biz.. Büyüklüğümüzün delirmiş haline çocukluk denir derim ben.
Tabii ki hatsafada ya da hat safhada bir hayalgücü ile oyunlarımı oynar, kıskançlıklar yapar, annemden terlik yer, bakkaldan topitop çalar ve uykudan önce Adile Naşit izlerdim.. 3-11 yaşıma kadar bu 8 yıl eder, çok eğlendim, çok. 3-4 yaşlarımda sokak maceram yoktu, çünkü ben tek çocuktum, bana sokakta göz kulak olucak bi abim ya da ablam yoktu. O yüzden sokaktan uzak tutuldum o yaşlarda. Genelde evde çizgi film izlerdim, fincanlarıma çay koyar, anneme misafirliğe giderdim, büyük bi gelin bebeğim vardı, o zamanlar gelin bebekler çok populerdi, barbie falan almaya paramız yoktu bizim, barbiler pahalı oyuncaktı, zengin çocuklarında vardı sadece.. İşte eğlence 5 yaşıma girdiğimde başladı, çünkü bi kardeşim oldu.. Kardeşin olunca evde biraz daha özgür oluyorsun, herkes yeni doğan bebeğin peşinde oluyor çünkü. Sana karışan olmuyor, ama ufak bi hata yapsan, çocuum zaten kardeşin ağlıyor, kaka yapıyor, osuruyor bi de senle mi uğraşalım adları altında sonu gelmeyen bi kardeş sorumluluğu ekleniyor üstüne.. Neyse, 5 yaşında anaokuluna başladım, o sıralarda televizyonda çiçek kız, georgie ve yakari favori çizgi filmlerimdi.. Tüm o saçma ama güzel şarkıları öğrendim, sokakta oynamaya başladım, sonra ilk okul geldi.. Okuma, çarpma-bölme derken oyuna çok az zaman kalıyordu.. Sokağa çıkınca da zaten kardeşimin anırmaları ile uğraşmak zorunda kalıyodum. Susam sokağı devri başlamıştı, pepen, uzun bacaklı adam, he-man, voltran, şirinler, tabii ki celementine..v.s işte.. Hayatımı nelerin üzerine kurmuşum:) Clementine Fransızların kendi tiplerini en iyi biçimde yansıttığı çizgi filmdi. Clementine tam bir Fransız tipi değil miydi? Yaz tatili gelince sürekli çizgi film izlerdik, bizi böyle çizgi filmlerle tanıştırdığı için Trt'ye bütün 80'ler çocukları biraraya gelip hep bi ağızdan''Sen çok yaşa TRT'' diye bağıralım derim ben.. Neyse sokak kurbişleri, Tsubasa, haa bi de biberleyelim vardı. Müzeye kaldırılan eski bir beyzbol topunun maceralarını, beyzbol topunun kendi ağzından dinlerdik..Alvin ve Sincaplar, Genki bunu Kanal 6 da verirlerdi. Bunu kardeşimde çok severdi ya:) Boksor çocuğu Genki'nin babası dövüşürken ölüyor, Genki de minnacık çocuk, hırslanıp antremanlar yapardı, o yaşımıza göre baya ağır bi çizgi filmdi yahu.. Ben çizgi filmlerdeki ilk öpüşme sahnesini Georgi'de gördüm bi de He-man de.. Hatta çizgi filmde varsa biz de yaparız deyip ismi lazım değil kişiyle ufak bi de deneme de yapmıştık. Şimdi kız tesadüfen okur felan, benden izin almadan nası açık edersin çarpık ilişkimizi diye mahkemeye verir, mazallah.. Unutmadan geçemiycem bi çizgi film daha var, o da Portakal Yolu.. Bunu da hatırlamak zor oldu, Star'da verirlerdi bunu da. Japon çizgi filmiydi, bi grup lise öğrencisinin başından geçenleri anlatıyordu, aralarından birinin parapiskolojik yetenekleri vardı, herşeyi hareket ettiriyodu, bi de kedi vardı gibi.. Neyse işte günler susam sokağını kaçırmamak için anadolu lisesi kursundan kaçarken annemden müthiş dayaklar yemekle, sokakta yedi renkli çiçeği bulma oyunlarıyla devam ediyordu. Sonra ilkokul bitti, büyüdük ama çizgi film tutkum hiç bitmedi, kardeşimle takılmaya başlamıştık artık. Orta üç'ün sonunda aşk-meşk meseleleri başladı tabii. 3 kız aynı kişiye aşık oluyoduk, hiç de kıskançlık olmuyodu. Bütün yaz bisiklete binerdik, kalabalık bi gruptuk. Bizden de bi çizgi film olurdu hani.. Ruh çağırma seanslarıyla başlayıp, şişe çevirmeye gelen oyunlarımızla çocukluktan biraz daha büyük bi çocukluğa geçerken günler hakikaten süper geçiyodu.. O zaman çizgi filmlerin yerini Star'da verilen Charles İş başında, Kuzen Lary, Altın Kızlar, Pete&Pete'in maceraları, Carusel,Cine5 de verilen Gençlik Yılları mıydı neydi çok güzel bi dizi vardı, başroldeki çocuun adı Kevin'dı ve ben o çocuğa aşıktım galiba, bi de ben Karateci Çocuk'a aşıktım.. Öğretmeni Miyagi, kendisinin adı neydi ya, ha Daniel-san işte ona.... İyi ki ben 1979 yılında doğmuşum ve bu ne dik yokuş çıkıcam tepeye, bu ne dik yokuş varıcam zirveye ve dokunucam güneşe adlı yeşil kurbağanın söylediği şarkıyı duymuşum. (song is by Susam Sokağı)
Not:Fofograftaki en sağda oturan elemana tikat:)
Cuma, Şubat 09, 2007
Üzüntü ve Muz kabuğu
Pepen'in Balonu:) Fransızlar bu işi biliyor. Bu çizgi film gibi animasyonu hatırlayan var mı bilmiyorum, ben çok severdim. Ama ana karnından çıkalı 3-5 sene olduğundan pek net değil görüntüler gözümde. Tek hatırladığım Pepen'in balonları, bunların avare avare uçuşları.. Ve tabiiki, istedikleri olmayınca ''üzüntü ve muz kabuğu'' demeleriydi. Ha bi de ''uçurr bizi Pepen'' vardı.. haha.. Yakari'deki kartalın uçarken ''yakaruki-hakarukii'' diye bağırması kadar eğlenceliydi..
Aşkın gözü kör olabilir ama, karnı açtır..

Cenk Durmazel'in sözlerini yazdığı albüm gerçekten şaşırtıcı güzellikte. Cenk Beylerin hiç bir özelliği olmayan sesi albüme ayrı bir özellik katmış kanımca.. Albümün bazı parçaları şurdan dinlenebilir, burdan alınabilinebilinir..
Cenk ve Erdem'den bahsedecek olursak; bu iki şahıs muebbet muhabbet adlı programları ile tanınmış, dünyanın en iyi geyiğini çeviren kişiler..Erdem'i daha yaratıcı bulurum, Cenk'se tabiri caiz ise malın gözü rollerindedir. Erdem'in ''Evet sevgili seyirciler'' diyerek başladığı programa Cenk'in ''Hayır sevgili seyirciler'' diyerek bölmesi sevdiğim esprilerinin en üstünde yer alır. Cenk-Erdem için söylenen en ilginç tanımlardan biri de 21.yüzyılın filozofları olarak görülmeleridir. Ama onlar hiç bişey icat etmediler diyenlere cevap; Zaten filozoflar pek bişey icat etmezler..Bişey icat edenlere bilim adamı denir demek gerekir. Kendilerini tebrik ediyor, çalışmalarını merakla ve hiç bitmesin diyerekten saygıyla selamlıyoruzz..
Perşembe, Şubat 08, 2007
Adam Richard Sandler

1966 doğumlu ve 1.75 cm olan Adam Richard Sandler doğuştan komik doğmuş gibi.. Komedyenliğine Saturday Night Live ile başlayan Adam Sandler hakkında yazacak çok fazla şeyim yok.. Kendisinin çoğu filmini izledim, gerizekalı-sevimli arasında gidip gelen karekterleri var. Sucu da bunlardan biriydi. Kendisi ile ilgimizi çekecek ayrıntılardan birisi çoğu filmindeki başroldeki kadın oyuncuların isimlerinin başharfleri V ile başlıyormuş. Onun dışında bi ara Alicia Silverstone ile çıkmış. Kendisini alkışlıyoruz...
varolmanın dayanılmaz hafifliği

Deja Vu..
Bi yerde, ya da bi anda ya da bir zamanda aynı şeyi yeniden yaşadığını, yeniden duyduğunu ya da yeniden gördüğünü zannetmek.. Halk arasındaki tanımı bu olsa gerek..deja-daha önceden, voir-görmek anlamındadır.. Bilimsel olarak açıklanan bir tanımında, sağ lob ile sol lobun farklı zamanda çalışmasından kaynaklandığı yazıyor. Zaman farkı dediğim milisaniye.. Sağ lob bi olayı görmüş oluyor, ama aradaki milisaniye farkı kadar sol lob daha sonra görüyor.. Bu da beynimizin, aaa ben bunu daha önce yaşamıştım demesine yol açıyor.. Daha ilginci deja vu'nun bir zıttı olması.. Buna da jamais-vu deniyor imiş.. Bu deja vu dan çok daha ilgi çekici ve karmaşık.. Yaşanmış bir olayın yaşanmamış olduğunu hissetme..Tanık yoksa problem yok gibi geldi bana.. Benim dalga geçmemden çok daha önemli bi rahatsızlık olduğu kesin.. Bununla ilgili bir film var.. Adam Sandler ve Drew Brymr(Soyadı zor) oynuyor.50 First Dates.. Kız jamis-vu olmuş, Adam kızdan hoşlanır, günler çok güzel geçer ama bir ertesi gün kız oğlanı tanımaz ve macera sürüp gider.. Eğlenceli bir film gerçekten de..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
