Cuma, Temmuz 23, 2010

lostace...

Sezyum'da gördüm..

çipçet..

indiana jones kafası
bu kız erkek olucakmış etiketli
orta derece ezine peyniri kıvamında yönetici

ve yine unutmuşum düşündüklerimi, nerdeler..


akılda,orda,burda


A insanı (dişi) ---sihirbazın yardımcısına git, güzeldir o..ya da twilight..
B insanı (erkek) ----sihirbazın yardımcısına gidilir. monica oynuyomuş, ohooo koşa koşa gidilir..twilight'a gitmem, gay filmi o, erkekler üstsüz geziyor, kompleksliyemm..

eşitliğin bozulduğu an, işte o an sevgili seyirciler..

Perşembe, Temmuz 22, 2010

the maymun attack!!!




 
Çişşşşşşşşşşşşş......

 Şimdi bu resimde gördüğünüz koca maymun, ben en salak turist halimle, ay ne güzel tapınak, aman da okyanustan 200 metre yüksekteyim, ay swellere bak, ay maymunlara bak derken, kafama atlayıp , 30 saniye sonra üzerine işediği gırmızı daire içinde olan çiçekli tokamı saçımdan 2 nanosaniye olarak ölçtüğüm sürede, acı bir çığlıkla çok pis kopardı. Kendisini burdan tebrik ediyor, bana bu anı yaşattığı için en minminnettar halimle yüzüne sevgiyle gülümsüyorum. Yaşattığın heyecan için çok teşekkürler Pura Luhur Maymunu..saol, varol..

çok özürdilerim gywneth ama dayanamadııımmm..

sezyum'a dal burdan...

 ooyy,oyy,,,,

budur...

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

akılda,orda,burda


Ne duruyorsun Tespit Yap...

Çok iyi..

harcamışlar kızı..


 Serap Ezgü & Dhalsim..favorü

 
Biraz abartmamış mısınız beyler!!

Pazarda Eminem Tişörtü Cinayeti...

nassı ama dimeyin , burası Türkiye gayet..
 Sözlüğe gel burdan.
Haber şu kısaca.. "rap şarkıcısı eminem'in tişörtlerini satan işportacı, ‘‘eminem'e gel’’ diye bağırınca, annesinin adı emine olan bir kişinin saldırısı sonucu çıkan kavgada öldürüldü."


peki şimdi, yoruma gel burdan...
8.      pazarcının "bak güzel kardeşim, bu civciv suratlı adamın adı marshall, soyadı da mathers. dolayısıyla em en em de, bunların baş harflerinin ingilizce söylenişi. senin ananla, ebenle ilgisi yok" açıklamasına girişmesi işe yaramamış, katil "hikaye anlatma bana, ne marshall'i ne dyo'su deşerim uleeaayn!" diyerek bıçakla girişmiştir. ( ekim, 04,11,200üçç)

pes..tuş..ctrl alt delete

Pazartesi, Haziran 21, 2010

ya-ğmur

süper yağmur var, bu kadar..

Çarşamba, Haziran 16, 2010

SURF'S UP!!



başlık iddiali olmuş yaw, hayatımı sörfe adamadım yahu :D Mutluluğun formülüne ters bi kere, ne demiş Daniel Dennet ; '' Kendinizden daha değerli birşey bulun ve hayatınızı ona adayın'' ..Koskoca adama hadi leynn ordan diyesim geliyor ama, yok kardeşim benim kendimden değerli bulduğum bişey..Mutsuzluğun olmadığı yer mutluluktur işte,bu kadaar.. Ha aferim kendini deşifre etmenin sulandırılmış haline hoşgeldiniz. Konumuza dönersek ; Trendus ve muhteşem tatlı Deniz Ünaldı teşekkürler, teşekkürler..

Pazartesi, Haziran 14, 2010

nesi nesi ?

Hayatımın ''Amelesi'' olmasın, ''Amelie''si olsun..( poailin gibi yani..)

Pazar, Haziran 06, 2010

susam sokakı

Hakan abi ile Zeynep abla'ya rakip olamazsın sen Jason boşuna uğraşma yani...

bakınız..(ama buna mutlaka mutlaka bakınız!!! ) 


buna da mutlaka bakmadan geçmeyiniz, arkalara ilerlemeyiniz.. (Kermit'i seven arkamdan gelsin uln..)

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

CRAZY!!


Bu klibi 90'ların sonunda blüğğ çağının saf,salak günlerini geçiren herkes hatırlar. Bana bir 90'lar sonu özlemi geldi,o yüzden geçiriyorum sırayla..Geçiriyorum derken, süzgeçten, sevgiyle, ilgiyle, şefkatle..

Klibi hem seyredelim, hem okuyalım derim ben..Bas buraya..

94 yılında ben daha 14 yaşındayken, bu taş kızlar da eh işte ben diyim sana 16, sen de 17..Yaş itibariyle ben lise sıralarına i love school falan yazıyorum, kantinde MTV izleyen nadir cool kızlardanım üzerime afiyet, Nirvana t-shirtümün altından sarkan gömleğim ve ben, azıcık daha kısalsın amaçlı katlanan etek beliyle mutlu mesudum.. O dönemlerde rock can, Nirvanasıdır,Guns n Roses'ıdır,Fear of the Darkı'ı, gerçi Kurt Cobain ölecek,ama bilmediğm için yine mutlu mesudum, öyle dert tasa yok, guns n roses kolyemi gururla taşıyorum ya bağrım açık, tamamdır o zaman için..Aerosmith 'in Amazing'inden sonra bir baktık, ohaaaaa manyak bir klip yine.. Hepimiz Alicia olmak istiyorken bir de Liv çıktı karşımıza. Meğersem bu çirkin adamın da kızı değil miymiş, nası yaa, deyip aval aval ağız açık izleniyor klip..Millet okul bahçesinde , basket atan tıfıl hayatlarının en tatlı flörtlerini falan yaşarken, Pınar ve ben bir elimizde winner'ımız (o zamanın efsane dondurmasıdır,candır) kantinde MTV azmanıyız.

Biz de okuldan kaçmak için camdan atlarken, o çiviye takılan eteğimizden sexy donumuz görünsün istiyoruz..Kızlar güzel şimdi, pek de munzurlar o bir yana..Okul gömleklerini çıkarıp arabalarında, biz özgürüz ulann diye salına salına geziyorlar..Benzinciye gidiyorlar, yazık yaşlı bir adamcağız bomba Liv'in poposunu çevirmesiyle hoşbeş olurken, Alicia tüm şirinliğiyle güneş gözlüğü aşırıyor.. Aman allahım, kaç tane aldı öylee, ..Liv'in o zamanlardan belliymiş şişmanlığa göğüs geremeyeceği,,baksana Alicia gözlük aşırıyor, bu ekmek aşırıyor basbaya gözümüzün önünde..Sonra erimez o yağlar güzelim, bitmez..En sonunda da bir rüzgar gülü ve lolipop alıp kaçmaca..ama haksızlık bu Pınar!!




E bu kadar çılgınlıktan sonra bir striptiz kulube gidip, dans edile tabi..Bir bu eksikti, o yaşlardaki tüm tüyü bitmiş erkek arkadaşlarımızın idolü olmadı mı bu kızlar, Alica'nın maskülen takım elbisesi ve Liv'in müthiş poposuna hayran olmamak elde mi ey sevgili okuyucu ? Sonra da biz ne çılgınız, ne de mutluyuz diye yatakta tepişmeler, ah gülüşmeler..

Klibin en can alıcı yerindeyiz, tarladaki traktöründe tarlasını sürmekte olan diri vücutlu genci arabalarına almalarıyla, şenlik ayyuka çıkıyor. Yakışıklı gencimiz için o dönem hatırlıyorum ya, biz böyle ''aaahyyyyy ne tatlı yaa '' deyip iç geçirirdik yalan değil. Çocuğu arabalarına alıp, göle atıyorlar, klibin orasına geldiyseniz kızlara '' helal olsun size '' demenin de dakikası gelmiş demek ki..Çocuğun üst büstü az sexy değilmiş gibi, pantolonunu çalıp, çocuğu aç bilhaç, baldır bacak arkalarından koşturuyorlar..Sonra da gayet masum yakışıklı çocuk rolündeki bu genç arkadaşımızı tarlasına, traktörüne bırakıp, yollarına devam ediyor bu iki kızımız..Helal olsun size demeylim de ne diyelim..
Liv'i de Alicia'yı da seviyoruz. Viva , viva..!!!


resime tıklaman yeter ki bazen,bazen de yetmez ki,yeteeer :D


yukentaçdis...


Pazartesi, Mayıs 03, 2010

Kim lan bu hayatımın erkeği?


Bu blogda verilmiş en ama en iyi hizmettir şu yazı, şu blog tanıtımı. Buztuz gururla,iftiharla sunar!!! Blogu okudukça ağzımı bozasım geliyor, öyle bir yan etkisi de var hani.. Deniz!! her kimsen, önünde saygıyla eğiliyor ve ulan keşke sen benim bi yerlerde kavuşamadığım ablam olsaymışın demekten kendimi alamıyor..(tutmadı cümlenin sonu.,neyse..)

burdan buyrunn ya da migren Yaşar'ın üzerine tıklasanız da olabilir..





Cumartesi, Mayıs 01, 2010

Sörf Çantası

Radyo programım bana göre dinlenmeye değer, her cumartesi sabah 09:00-10:00 arası... :)

Cumartesi, Şubat 13, 2010

ne diyorsun?


Sen sevgililer gününde ne renk ruj süreyim diye düşünürken, Dünya karmaşa içinde uzayda sürüklenmeye devam ediyor.. Haiti'de deprem herşeyi yerle bir etti, orda insanlar aç uyuyor, ve aç uyanıyor. O zaman herkes bir ''Haiti Kahramanı '' olabilir, ve bu insanlara yardım edebilir.




Bunu yazarken, yardım etmek kavramını düşündüm içimden. Dünya'da o kadar çok yardıma muhtaç insan var ki, hepsine kim yetişiyor,kimler yardım ediyor bulmak hesaplamak mümkün mü bilemiyorum. İnsan böyle birşeye yardım edince, e ordakiler, e o zaman burdakiler onlara kim yardım edecek diye düşünmeden edemiyor ve bir yanı eksik kalıyor. Bu işte canımı sıktı bugün..

Cuma, Ocak 22, 2010

in to the mind


Uçağa binmeyen Jessie...Jessie için yazılan şarkı..( julie delpy-waltz for a night)...bir yazarın elinde kurşun kalem,,kurşun kalem türünün nadide bir türü...pilav mı makarna mı,,,tereddütsüz yemek mi makarna mı, Makarna diye deliren bünye...49 saniye süren kırmızı ışıkta, sağa sola bakarak ve yaylanarak beklerken, herkesin birbirini şöyle bir süzmesi,,

Alışveriş merkezlerinin yanar döner kapıları olmasın,dönmesin o kapılar...kapı diil ki o, kolu yok bi kere,ne açabilir,ne kapatabilirsin,elini kolunu bağlayan bişey..

Yağmurda yürümeyi seven sevgili, sevgilinin hası,özü,pek sevimlisi....bunaltmayan ofis havası..istediğin zaman işe gelmeme özgürlüğü, gelmeyince kovulmayacağından emin olmanın yürek ferahlatan kokusu...hımmmm mis gibi... açılmayan çam fıstığı kabuğu, hem insanın dişleri acıyor, hem de parmak uçlarınız sinsice gıcık bir ıslaklıla yoğruluyor...olmasın bunlar, olmasın sabahlar, olmasın akşamlar,yağmasın kar, akmasın çeşme, kokmasın çöplükler, çiğnenmesin sakızlar..

Cumartesi, Ocak 16, 2010

confession of a dangerous mind


Steven Soderbergh'in yapımcılığına ortak olduğu ve George Clooney'nin ilk yönetmenlik deneyimi olan, künyesinde türü kısmının karşılığına, bazı yerlerde dram sıfatının, bazı yerlerde ise komedi sıfatının yakıştırıldığı bi film. Şuna dram-komedi diyelim, olsun bitsin. Tehlikeli Aklın İtirafları olarak uygun görülen adının, ilk defa filmi yansıttığı bir film ayrıca da.. Ve bunu da eklemeden geçemiyeceğim ki, bi takım sinema sayfalarında '' Film, hayatı ikiye bölünmüş olan bir adamın hayatını anlatıyor; gündüzleri bir şovmen olarak, geceleri ise CIA tetikçisi! '' denilerek bu tarz cümlelerle anlatılmaya mahkum olmuş bir film de aynı zamanda..

Film, George Clooney'nin ilk yönetmenliği, kimden kopya çekmiş bilmiyorum. Bilmiyorum derken, filmi gerçekten beğendim ve Clooney'e birileri yardım etmiş olmalı demekten kendimi alamadım. Haksızlık ediyorsam beynim patlasın, kolum çıksın. Ama işte buyurun ki, Steven Soderbergh'i (Ocean's 12 ,13 serilerinin yaratıcısı 2 oscarlık film çıkaran) ve J.Malkovich Olmak filminin senaryo yazarı Charlie Kaufman'ı (Aynı zamanda muhteşem film Eternal Sunshine of Spotless Mind'ın da senaryo yazarıdır) karşımda buldum. Zaten Kaufman soyadlı biri neden başarısız olsun ki? Neyse ki, filme konu olan ünlü şahsiyet Chuck Barris'te senaryoya yardım etmiş, Julie Roberts, Matt Damon (aynı zamanda sörfçü:) ve Brad Pitt' de yardım edenler arasında. Filmin kötü olması için bi sebep göremiyorum, belki biraz Drew Barrymore(yanlış yazılası muhtemel isim)... Kendisinin Hollywood'daki en matrak aktrislerinin en güzeli olduğuna inanıyor ve filmde çok da kötü olmadığını düşünüyorum.. Drew; Chuck Barris'i ev arkadaşıyla sevişmeye geldiği gece ayartan, sadık, enerjik, sevimli Penny rolunde izliyoruz.
Chuck Barris'in günümüz normal insan hayatlarına nazaran pek bi ilginç hikayesi var. Televizyon kanallarının yeni açıldığı dönemlerde kapağı televizyona atmaya çalışan, fırlama tavırlarıyla bunu da başaran birisi dersek haksızlık etmiş olmayız. Şu hepimizin bildiği Nurseli İdiz'in sunmaya başladığı Saklambac'ı, onun koyduğu isimle ''The Dating Game'' adlı saçma yarışmayı keşfeden bu alim insan, aynı zamanda kadınları, -hey gerçekten de çilek tadında.. diyerek kandıran bir isim. Televizyona kapağı attıktan sonra, kendisinin de tabiriyle eğlendirici ama beyin uyuşturucu programlarıyla gittikçe ünleniyor ve birdenbire karşısına CIA ajanı olarak George Clooney çıkıyor. Kendisinin, filmde sıkça tekrarlanan öldürme profiline uygun olduğu söylenerek eğitime tabi tutulup, Amerikan hükümeti için adam öldürmeye başlıyor. Çok çabuk kabullenmesi beni şaşırtmadı değil. Ve George Clooney (CIA ajanı) ölürken Sam Rockwell'in yani Barris'in -no profile- kelimeleri filmin etkileyici karelerindendi benim için. Sam Rockwell(Green Mile daki katil) 'in inanılmaz başarılı canlandırdığı Barris'in bu, CIA ajanıydım ben siz bilmezsiniz itiraflarıyla kimse ilgilenmiyor mu, ben asıl onu merak ediyorum. Kafama takılan bir başka nokta da şu ki, çok fazla gerçekçi; Barris televizyonda istediğini başarana kadar çok hareketli, canlı, heyecanlı bi profil çiziyor. Programı, prime-time'ı, ünü şöhreti elde edince gayet cool, yavaş hareket eden bir profil.. Ee noldu şimdi yorumlarına neden olsa da, gerçek değil de ne? Hele ajan olduktan sonraki, kılık kıyafetinden, sigara yakmasına kadar değişen herşeyi, belki de hayatta oynanılan ya da oynatılan(birileri sizi CIA ajanı olmaya zorladığında mesela) role göre değişen mizaç, kapı açma, tekme atma ve diğer ıvırlar zıvırları düşünmemek elde değil..Psikolojik profilin de gayet başarılı yansıtıldığını da geçmiyoruz yani bu noktada.


Barris ajan olduktan sonra, Julia( diğer bir ajan) ile tanışıp nihayet iki kadın arasında kalıyor. Julia'nın da performansı gayet yerinde, kötü kadın rolünde görmeyi yadırgamıyacak kişiler için ideal bir rol olmuş.. Bu gereksiz cümleden sonra filmin bir Hollywood yapımından çok Avrupa filmlerine benzediğini hissettim. Barris'in gammazlandıktan sonraki, öldürülme korkusunun doruğa çıktığı sahne, annesiyle olan problemlerinin yansıtılışı, yeri ve zamanı çok iyiydi. Ödül alan bir çok yersiz filmden çok daha iyiydi.

George Clooney mi ? O profile uygun değil...

filmin traileri için buraya

Pazartesi, Ocak 11, 2010

Gidesim geldi..

nasıl gelmesin ki...''hey kızlar !! beni de bekleyin,,nin,nin,ninnnnn...'' diyesim de geldi...burdan sevgi ve saygılarımı sunuyorum kendilerine,,,

Pazar, Ocak 10, 2010

kelime


Hayat ; belirsizliğin daniska hali olan bişeydir. Bu daniskayı gaz haline dönüştürmek için uğraşır durur insanlar ve insancıklar...Karın bile su haline dönmeden gaz haline dönüşüp zavallı atmosfere karıştığı günümüzde ,hayatın bu belirsiz daniska halinden gaz haline dönüşmesi na mümkün sevgili okur.
o zaman buyurun burdan; Belirsizlik İlkesi

Salı, Aralık 29, 2009

Sarkozy ve Obama Birleşkesi,,çok ayıpp ..


Eh Sarkozy öyle bir gülmüşsün ki,, ben de bir Carla Bruni var ,hahaha sende yok tabi Obama bakarsın öyleee der gibisin...bilemedim.
Sana da yazıklar olsun Obama!!! shame on you!!!,,yazık diil mi siyahi güzel karına, beyaz sarayda yolunu gözlüyor..hey allam..

Perşembe, Aralık 24, 2009

bu bir denemedir

Google&Blogger bir olmuslar, blog sayfanfa login olmadan google'dan gonderi atabiliyorsun. Muthis bisey , haddimize degil ama tebrikler demekte fayda var..hı bi de türkçe karekter kullanmamak gerekiyor..

Salı, Aralık 22, 2009

söyleyelim...



Jack, o sigarayı denize atmadığını söyle bana...demem çok saçma olurdu..


Bak bodysurf yakışmış, takdir ettim şimdi,,ama sigarayı attıysan yediğin en son balığın totosundan çıksın demeyi bir borç bilirim..


Cumartesi, Eylül 05, 2009

Into the Wild


''happiness is real when it's shared"...
Filmi izlediğinizde gerçekten bikaç saat kendinize gelemiyorsunuz,uyuyorsunuz ve sonra sabah bir yandan güneş sizi uyandırmakta ısrar etse de siz yorganı başınızdan çekip,bu filmi düşünmek istiyorsunuz..Filmin yapıtaşları, bir kitap, bir yazar ve Sean Penn öncelikle..Joan Krakauer adlı yazarın Christopher Mccandless'ın gerçek hikayesini anlattığı kitabı Sean Penn'in okumasıyla işte bu film ortaya çıkıyor. Filmin müziklerini Eddie Wedder yapmış, aynı zamanda Pearl Jam'in solisti ve bu film için özel olarak çalışarak harika bir soundtrack çıkarmış.Filmin muhteşem müziklerini buradan dinleyebilirsiniz..
Filmin başrol oyuncusu Emile Hirsch, oyunculuğu bence gayet başarılı ve oynadığı karektere dingin ve aslında yaptığı şeyi çok inanarak yaptığını hissettiren bir portre çiziyor. Üniversiteden mezun olduktan sonra, yani ailesinin ve toplumun ondan beklediği gibi görevini yerine getirip herşeyden uzağa gitmek için yola çıkıyor. Film tamamen bir yol hikayesi aslında, üzerinden geçtiği yolların yanı sıra kendi içine yaptığı yolculuğa da tanık oluyoruz ve onunla birlikte film aslında kendi içimize de uzun bir yolculuğa çıkarıyor bizi..Yolculuk boyunca yaşadıkları, asıl yapmak istedikleri ve yalnızlığın insanı toplumdan uzaklaştırmasından çok kendinden uzaklaştırmasının verdiği mutsuzluk filmin sonunda yüzümüze çarpıyor..Filmin görüntülerinden, o muhteşem cografyadan ya da filmin fotografik yanından bahsetmek ise az kalır, okuduğum çoğu sinema eleştirisinde Sean Penn'in filminin başarısız olduğu söyleniyor, coğrafyayı harcadığı ya da filmi chapter'lara bölmesinin seyirciyi aptal yerine koyduğundan bahsediliyor..Filmi o muhteşem cografyada anlatmak istedikleriyle çok güzel örtüştürdüğünü düşünüyorum...Zorlu yolculuklardan sonra hayatına giren insanların gerçek hayatları ve karekterlerse filme ayrı bir renk katıyor zaten, yani coğrafya her açıdan rengarenk..Tanıştığı hippi çiftteki kadına yakınlığı, ve ölmek üzere olan yaşlı adamı tepeye çıkarırken hissettikleri, filmin sonunda aslında neden geri dönmek istediğinin her izleyicinin kafasında farklı anlamlar yüklediği mutlaka izlenmesi gereken bir film.. Bir kere kalın bir kitabı bitirmiş kadar oluyorsunuz..Filmin sonundaki cümleyi blog'un başına yazmıştım,mutluluk paylaşıldıkça gerçektir..yoksa felaketler paylaşıldıkça katlanılabilir midir aslında demek istediği ? filmin sonundaki pişmanlığı mutlu olmadığın bir toplumla yaşamak istememek mi, yoksa mutlu olacağın bir toplum yaratabilmek mi? Ben de bu filmin güzel anısı için bu hafta sitedeki yuttub köşemi eddie vedder müzikleriyle süslüyorum..
Filmin internet sitesi ve muhteşem fotografları için buraya...

Perşembe, Eylül 03, 2009

i'm not Superman!!

Supermen halkın kahramanıydı,.. örümcek adam gibi, kostümünün içine kaslı gösterecek başka kıyafet giymezdi,.. taşı sıkıp elmas yapardı,.. sevdiği kadın için dünyayı tersine döndürürdü,..
Superman candı can...
1938 Haziran'ında, Action Comics'in ilk sayısında göründüğünde satış rekorları kırmıştı Superman ama daha önemlisi, "Süper Kahraman" ekolünü başlatan, Batman, Spider-man kapılarını açan, ideal karakterdi.

"insan mıdır" soruna ise yanıt vermek zor? acıların çocuğuydu, öksüz ve yetimdi, dünyalı bir aile tarafından bulunmasına dair görüntüler, Superman'in o çocuk halindeki -herhangi bir çocuk kadar sevimli ifadesi- kimin yüzünü güldürmemiştir ki? Her ne kadar yeni ailesi Jonathan ve Martha bundan, başlarda habersiz olsa da, dünyalı ailenin onu kabullenmesi, ayrımcılığa karşı duran bir göndermedir. Superman'la "insan" okuyucu arasındaki duygusal bağ iyice sağlamlaşsın diye, Superman her çocuk gibi yaramazlıklar yaparak büyür, okula gider, arkadaşları tarafından dışlanır bazen, mahalleden bir kız sever, kendini yavaş yavaş keşfeder.

Kaç yaşında olursa olsun, okuyucu için, hem bir bebek, çocuk, sonra genç, akran veya zamanla abi olur. Bizim gibi, üniversite sınavına girer, işe girer, ailesinden ayrılır. (en sonunda onun Superman olduğu anlanır tabii)

Tüm bu etkenler ve daha niceleri, Superman'i insanlaştırır. Klark Kent hallerinde sıradan bir insandır ve tüm "kötü" olaylardan rahatsızlık duymakta, "iyi"lik yapmak için didinmektedir. Ve zaten Superman de insan olduğuna iyice inanmıştır. Oysa superman "insan" değil, bir uzaylıdır, bunu öğrendiğinde kendisi de (okuyanlar bilirler) bunu taşıyamaz ve şizofren olur. Klark Kent, Ailesinin Klark'ı, Kripton'lu Kal-el ve arada sırada, mağarasının yalnızı olur.

Bunların yanı sıra Superman'in American idealizminin somutlaştırılmış hali olduğunu anlatmaya çalışanları anlayabilirsiniz. Göğsündeki "S"'nin bile "gerçek, adalet ve Amerikan yolu" anlamına geldiğini bilmek, bunu anlamak için yeterli sanırım.

ilk başlarda, Nietzsche'nin übermensch (nietzsche'nin darwen'den etkilenerek ortaya attığı düşünce.. şu anda maymun ile übermensch arasında bir yerde olduğumuzu düşünür kendisi. bu düşünce, ileride hitler tarafından alman ırkının übermensch iddiasıyla farklı yorumlanacaktır. )kavramından esinlenilerek yaratılan Superman karakteri, şeytani bir zekâya sahip, üstün fiziksel güçleri olan bir karakterdi. Fakat Hitler, Nietzsche'nin Superman'ini saptırarak devam etmeye kalkınca, Superman'in yaratıcıları, Superman konseptini tekrardan düşünmeye karar vermişler. Artık Superman "iyiliğe adanmış" bir karakterdi. America II. dünya savaşına girip de, Japon'lar Pearl Harbour'a saldırdıklarında, Superman çizgi roman sayfalarında Amerika'nın düşmanlarına karşı savaş veriyor, Nazi'leri yerden yere vuruyor, Japon denizaltılarını batırıyordu. Hatta, 1944'teki bir sayısında Superman'i Hitler ve Tojo'yu boğazlarından yakalamış halde görebilirmişsiniz.

Superman'den başka kim dünyayı tersine çevirerek, aşkı için zamanı geriye alabilmiş ve bizlere böyle bir umut verebilmiştir ki, Kripton taşı karşısında güçsüz düştüğünde, bir hal çaresi bularak durumdan kurtulmasıyla bize gayretin gücünü aşılayan da Superman değil midir, "hep iyiler kazanır"ı da, bizleri ağlatarak öldüğünde Superman çürütmemiş midir ? Küçükken çarşafları sırtıma dolayarak pelerin yapardım hep, evet iyi olmak isterdim, düşman da olsa bir insanı öldürmek yerine uçmak, herkese yardım etmek isterdim. Bu yapabildiklerimin yanında da en az onun kadar alçak gönüllü olabilmek ve aynı zamanda aptal bi gazeteci ayağına da yatabilmek isterdim.

Maceralar çok, Superman eski; konu uzun. Superman'i çok severim, sevmeyene şüpheyle bakarım.

Son olarak bir de "süpermeeeeen" yazasım gelmişti..

Salı, Ağustos 18, 2009

happiness



There is no way to happiness, happiness is the way ...

Pazar, Nisan 26, 2009

waves and sun, before and after..


hayatın;

Before Sunrise olması muhtemel..
Before Sunset olma ihtimali de var...
Breakfast at Tiffany's olması ise imkansız değil..

Pazar, Şubat 01, 2009

day and night, earth and sky....



Hayat ;

Before Sunrise diil...
Before Sunset hiç diil..
Breakfast at Tiffany's olması ise imkansız ....!

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

Derya,Defne ve Ege


Bu balıkların hepsine sarılmak istiyorum ben ....balıklar çok komikler, peşlerinden gittiğinizde kuyruklarını hıpızlı sallaya sallaya kaçıyolar :) Bu balıklar kadar güzel 3 çocukla tanıştım hafta sonu. 3'ü de 8 yaşındalar..2 erkek ve 1 kız....Onları bol bol izleme imkanım oldu bu arada da..Derya, Defne ve Ege...3 güzel isim bir arada...İçlerinde ben en çok Derya'yı sevdim, çünkü içine atan hüzünlü bi çocuktu..Defne ve Ege daha iyi anlaştı...Derya aslında onlarla aynı yaşta olmasına rağmen daha küçük gösterdiği için midir, yoksa hemen herşeye küstüğü için midir pek almadılar aralarına.. Onlara çin daması öğrettim. Derya'yı tavla oynarken aralarına almadıkları için oyunu en önce Derya öğrendi ve çok sevdi..Diğerleri de Derya onları iki oyunda da yendiği için tavla oynamaya devam etmek istediler..Bişeye üzüldüğü zaman hemen sesi kısılıyor ve zorlanarak çıkarıyor kelimeleri Derya, dokunsan ağlıycak..Çelimsiz, kumral ama bi o kadar da güzel gözleri olan bi çocuk... Otobüsle dönerken de kustu :) bi de ortalığı batırdı diye ağladı :I yerim ben seni yaa, şaşkın çocuk Derya!!!

Cumartesi, Temmuz 19, 2008

i love deep