Çarşamba, Temmuz 21, 2010

akılda,orda,burda


Ne duruyorsun Tespit Yap...

Çok iyi..

harcamışlar kızı..


 Serap Ezgü & Dhalsim..favorü

 
Biraz abartmamış mısınız beyler!!

Pazarda Eminem Tişörtü Cinayeti...

nassı ama dimeyin , burası Türkiye gayet..
 Sözlüğe gel burdan.
Haber şu kısaca.. "rap şarkıcısı eminem'in tişörtlerini satan işportacı, ‘‘eminem'e gel’’ diye bağırınca, annesinin adı emine olan bir kişinin saldırısı sonucu çıkan kavgada öldürüldü."


peki şimdi, yoruma gel burdan...
8.      pazarcının "bak güzel kardeşim, bu civciv suratlı adamın adı marshall, soyadı da mathers. dolayısıyla em en em de, bunların baş harflerinin ingilizce söylenişi. senin ananla, ebenle ilgisi yok" açıklamasına girişmesi işe yaramamış, katil "hikaye anlatma bana, ne marshall'i ne dyo'su deşerim uleeaayn!" diyerek bıçakla girişmiştir. ( ekim, 04,11,200üçç)

pes..tuş..ctrl alt delete

Pazartesi, Haziran 21, 2010

ya-ğmur

süper yağmur var, bu kadar..

Çarşamba, Haziran 16, 2010

SURF'S UP!!



başlık iddiali olmuş yaw, hayatımı sörfe adamadım yahu :D Mutluluğun formülüne ters bi kere, ne demiş Daniel Dennet ; '' Kendinizden daha değerli birşey bulun ve hayatınızı ona adayın'' ..Koskoca adama hadi leynn ordan diyesim geliyor ama, yok kardeşim benim kendimden değerli bulduğum bişey..Mutsuzluğun olmadığı yer mutluluktur işte,bu kadaar.. Ha aferim kendini deşifre etmenin sulandırılmış haline hoşgeldiniz. Konumuza dönersek ; Trendus ve muhteşem tatlı Deniz Ünaldı teşekkürler, teşekkürler..

Pazartesi, Haziran 14, 2010

nesi nesi ?

Hayatımın ''Amelesi'' olmasın, ''Amelie''si olsun..( poailin gibi yani..)

Pazar, Haziran 06, 2010

susam sokakı

Hakan abi ile Zeynep abla'ya rakip olamazsın sen Jason boşuna uğraşma yani...

bakınız..(ama buna mutlaka mutlaka bakınız!!! ) 


buna da mutlaka bakmadan geçmeyiniz, arkalara ilerlemeyiniz.. (Kermit'i seven arkamdan gelsin uln..)

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

CRAZY!!


Bu klibi 90'ların sonunda blüğğ çağının saf,salak günlerini geçiren herkes hatırlar. Bana bir 90'lar sonu özlemi geldi,o yüzden geçiriyorum sırayla..Geçiriyorum derken, süzgeçten, sevgiyle, ilgiyle, şefkatle..

Klibi hem seyredelim, hem okuyalım derim ben..Bas buraya..

94 yılında ben daha 14 yaşındayken, bu taş kızlar da eh işte ben diyim sana 16, sen de 17..Yaş itibariyle ben lise sıralarına i love school falan yazıyorum, kantinde MTV izleyen nadir cool kızlardanım üzerime afiyet, Nirvana t-shirtümün altından sarkan gömleğim ve ben, azıcık daha kısalsın amaçlı katlanan etek beliyle mutlu mesudum.. O dönemlerde rock can, Nirvanasıdır,Guns n Roses'ıdır,Fear of the Darkı'ı, gerçi Kurt Cobain ölecek,ama bilmediğm için yine mutlu mesudum, öyle dert tasa yok, guns n roses kolyemi gururla taşıyorum ya bağrım açık, tamamdır o zaman için..Aerosmith 'in Amazing'inden sonra bir baktık, ohaaaaa manyak bir klip yine.. Hepimiz Alicia olmak istiyorken bir de Liv çıktı karşımıza. Meğersem bu çirkin adamın da kızı değil miymiş, nası yaa, deyip aval aval ağız açık izleniyor klip..Millet okul bahçesinde , basket atan tıfıl hayatlarının en tatlı flörtlerini falan yaşarken, Pınar ve ben bir elimizde winner'ımız (o zamanın efsane dondurmasıdır,candır) kantinde MTV azmanıyız.

Biz de okuldan kaçmak için camdan atlarken, o çiviye takılan eteğimizden sexy donumuz görünsün istiyoruz..Kızlar güzel şimdi, pek de munzurlar o bir yana..Okul gömleklerini çıkarıp arabalarında, biz özgürüz ulann diye salına salına geziyorlar..Benzinciye gidiyorlar, yazık yaşlı bir adamcağız bomba Liv'in poposunu çevirmesiyle hoşbeş olurken, Alicia tüm şirinliğiyle güneş gözlüğü aşırıyor.. Aman allahım, kaç tane aldı öylee, ..Liv'in o zamanlardan belliymiş şişmanlığa göğüs geremeyeceği,,baksana Alicia gözlük aşırıyor, bu ekmek aşırıyor basbaya gözümüzün önünde..Sonra erimez o yağlar güzelim, bitmez..En sonunda da bir rüzgar gülü ve lolipop alıp kaçmaca..ama haksızlık bu Pınar!!




E bu kadar çılgınlıktan sonra bir striptiz kulube gidip, dans edile tabi..Bir bu eksikti, o yaşlardaki tüm tüyü bitmiş erkek arkadaşlarımızın idolü olmadı mı bu kızlar, Alica'nın maskülen takım elbisesi ve Liv'in müthiş poposuna hayran olmamak elde mi ey sevgili okuyucu ? Sonra da biz ne çılgınız, ne de mutluyuz diye yatakta tepişmeler, ah gülüşmeler..

Klibin en can alıcı yerindeyiz, tarladaki traktöründe tarlasını sürmekte olan diri vücutlu genci arabalarına almalarıyla, şenlik ayyuka çıkıyor. Yakışıklı gencimiz için o dönem hatırlıyorum ya, biz böyle ''aaahyyyyy ne tatlı yaa '' deyip iç geçirirdik yalan değil. Çocuğu arabalarına alıp, göle atıyorlar, klibin orasına geldiyseniz kızlara '' helal olsun size '' demenin de dakikası gelmiş demek ki..Çocuğun üst büstü az sexy değilmiş gibi, pantolonunu çalıp, çocuğu aç bilhaç, baldır bacak arkalarından koşturuyorlar..Sonra da gayet masum yakışıklı çocuk rolündeki bu genç arkadaşımızı tarlasına, traktörüne bırakıp, yollarına devam ediyor bu iki kızımız..Helal olsun size demeylim de ne diyelim..
Liv'i de Alicia'yı da seviyoruz. Viva , viva..!!!


resime tıklaman yeter ki bazen,bazen de yetmez ki,yeteeer :D


yukentaçdis...


Pazartesi, Mayıs 03, 2010

Kim lan bu hayatımın erkeği?


Bu blogda verilmiş en ama en iyi hizmettir şu yazı, şu blog tanıtımı. Buztuz gururla,iftiharla sunar!!! Blogu okudukça ağzımı bozasım geliyor, öyle bir yan etkisi de var hani.. Deniz!! her kimsen, önünde saygıyla eğiliyor ve ulan keşke sen benim bi yerlerde kavuşamadığım ablam olsaymışın demekten kendimi alamıyor..(tutmadı cümlenin sonu.,neyse..)

burdan buyrunn ya da migren Yaşar'ın üzerine tıklasanız da olabilir..





Cumartesi, Mayıs 01, 2010

Sörf Çantası

Radyo programım bana göre dinlenmeye değer, her cumartesi sabah 09:00-10:00 arası... :)

Cumartesi, Şubat 13, 2010

ne diyorsun?


Sen sevgililer gününde ne renk ruj süreyim diye düşünürken, Dünya karmaşa içinde uzayda sürüklenmeye devam ediyor.. Haiti'de deprem herşeyi yerle bir etti, orda insanlar aç uyuyor, ve aç uyanıyor. O zaman herkes bir ''Haiti Kahramanı '' olabilir, ve bu insanlara yardım edebilir.




Bunu yazarken, yardım etmek kavramını düşündüm içimden. Dünya'da o kadar çok yardıma muhtaç insan var ki, hepsine kim yetişiyor,kimler yardım ediyor bulmak hesaplamak mümkün mü bilemiyorum. İnsan böyle birşeye yardım edince, e ordakiler, e o zaman burdakiler onlara kim yardım edecek diye düşünmeden edemiyor ve bir yanı eksik kalıyor. Bu işte canımı sıktı bugün..

Cuma, Ocak 22, 2010

in to the mind


Uçağa binmeyen Jessie...Jessie için yazılan şarkı..( julie delpy-waltz for a night)...bir yazarın elinde kurşun kalem,,kurşun kalem türünün nadide bir türü...pilav mı makarna mı,,,tereddütsüz yemek mi makarna mı, Makarna diye deliren bünye...49 saniye süren kırmızı ışıkta, sağa sola bakarak ve yaylanarak beklerken, herkesin birbirini şöyle bir süzmesi,,

Alışveriş merkezlerinin yanar döner kapıları olmasın,dönmesin o kapılar...kapı diil ki o, kolu yok bi kere,ne açabilir,ne kapatabilirsin,elini kolunu bağlayan bişey..

Yağmurda yürümeyi seven sevgili, sevgilinin hası,özü,pek sevimlisi....bunaltmayan ofis havası..istediğin zaman işe gelmeme özgürlüğü, gelmeyince kovulmayacağından emin olmanın yürek ferahlatan kokusu...hımmmm mis gibi... açılmayan çam fıstığı kabuğu, hem insanın dişleri acıyor, hem de parmak uçlarınız sinsice gıcık bir ıslaklıla yoğruluyor...olmasın bunlar, olmasın sabahlar, olmasın akşamlar,yağmasın kar, akmasın çeşme, kokmasın çöplükler, çiğnenmesin sakızlar..

Cumartesi, Ocak 16, 2010

confession of a dangerous mind


Steven Soderbergh'in yapımcılığına ortak olduğu ve George Clooney'nin ilk yönetmenlik deneyimi olan, künyesinde türü kısmının karşılığına, bazı yerlerde dram sıfatının, bazı yerlerde ise komedi sıfatının yakıştırıldığı bi film. Şuna dram-komedi diyelim, olsun bitsin. Tehlikeli Aklın İtirafları olarak uygun görülen adının, ilk defa filmi yansıttığı bir film ayrıca da.. Ve bunu da eklemeden geçemiyeceğim ki, bi takım sinema sayfalarında '' Film, hayatı ikiye bölünmüş olan bir adamın hayatını anlatıyor; gündüzleri bir şovmen olarak, geceleri ise CIA tetikçisi! '' denilerek bu tarz cümlelerle anlatılmaya mahkum olmuş bir film de aynı zamanda..

Film, George Clooney'nin ilk yönetmenliği, kimden kopya çekmiş bilmiyorum. Bilmiyorum derken, filmi gerçekten beğendim ve Clooney'e birileri yardım etmiş olmalı demekten kendimi alamadım. Haksızlık ediyorsam beynim patlasın, kolum çıksın. Ama işte buyurun ki, Steven Soderbergh'i (Ocean's 12 ,13 serilerinin yaratıcısı 2 oscarlık film çıkaran) ve J.Malkovich Olmak filminin senaryo yazarı Charlie Kaufman'ı (Aynı zamanda muhteşem film Eternal Sunshine of Spotless Mind'ın da senaryo yazarıdır) karşımda buldum. Zaten Kaufman soyadlı biri neden başarısız olsun ki? Neyse ki, filme konu olan ünlü şahsiyet Chuck Barris'te senaryoya yardım etmiş, Julie Roberts, Matt Damon (aynı zamanda sörfçü:) ve Brad Pitt' de yardım edenler arasında. Filmin kötü olması için bi sebep göremiyorum, belki biraz Drew Barrymore(yanlış yazılası muhtemel isim)... Kendisinin Hollywood'daki en matrak aktrislerinin en güzeli olduğuna inanıyor ve filmde çok da kötü olmadığını düşünüyorum.. Drew; Chuck Barris'i ev arkadaşıyla sevişmeye geldiği gece ayartan, sadık, enerjik, sevimli Penny rolunde izliyoruz.
Chuck Barris'in günümüz normal insan hayatlarına nazaran pek bi ilginç hikayesi var. Televizyon kanallarının yeni açıldığı dönemlerde kapağı televizyona atmaya çalışan, fırlama tavırlarıyla bunu da başaran birisi dersek haksızlık etmiş olmayız. Şu hepimizin bildiği Nurseli İdiz'in sunmaya başladığı Saklambac'ı, onun koyduğu isimle ''The Dating Game'' adlı saçma yarışmayı keşfeden bu alim insan, aynı zamanda kadınları, -hey gerçekten de çilek tadında.. diyerek kandıran bir isim. Televizyona kapağı attıktan sonra, kendisinin de tabiriyle eğlendirici ama beyin uyuşturucu programlarıyla gittikçe ünleniyor ve birdenbire karşısına CIA ajanı olarak George Clooney çıkıyor. Kendisinin, filmde sıkça tekrarlanan öldürme profiline uygun olduğu söylenerek eğitime tabi tutulup, Amerikan hükümeti için adam öldürmeye başlıyor. Çok çabuk kabullenmesi beni şaşırtmadı değil. Ve George Clooney (CIA ajanı) ölürken Sam Rockwell'in yani Barris'in -no profile- kelimeleri filmin etkileyici karelerindendi benim için. Sam Rockwell(Green Mile daki katil) 'in inanılmaz başarılı canlandırdığı Barris'in bu, CIA ajanıydım ben siz bilmezsiniz itiraflarıyla kimse ilgilenmiyor mu, ben asıl onu merak ediyorum. Kafama takılan bir başka nokta da şu ki, çok fazla gerçekçi; Barris televizyonda istediğini başarana kadar çok hareketli, canlı, heyecanlı bi profil çiziyor. Programı, prime-time'ı, ünü şöhreti elde edince gayet cool, yavaş hareket eden bir profil.. Ee noldu şimdi yorumlarına neden olsa da, gerçek değil de ne? Hele ajan olduktan sonraki, kılık kıyafetinden, sigara yakmasına kadar değişen herşeyi, belki de hayatta oynanılan ya da oynatılan(birileri sizi CIA ajanı olmaya zorladığında mesela) role göre değişen mizaç, kapı açma, tekme atma ve diğer ıvırlar zıvırları düşünmemek elde değil..Psikolojik profilin de gayet başarılı yansıtıldığını da geçmiyoruz yani bu noktada.


Barris ajan olduktan sonra, Julia( diğer bir ajan) ile tanışıp nihayet iki kadın arasında kalıyor. Julia'nın da performansı gayet yerinde, kötü kadın rolünde görmeyi yadırgamıyacak kişiler için ideal bir rol olmuş.. Bu gereksiz cümleden sonra filmin bir Hollywood yapımından çok Avrupa filmlerine benzediğini hissettim. Barris'in gammazlandıktan sonraki, öldürülme korkusunun doruğa çıktığı sahne, annesiyle olan problemlerinin yansıtılışı, yeri ve zamanı çok iyiydi. Ödül alan bir çok yersiz filmden çok daha iyiydi.

George Clooney mi ? O profile uygun değil...

filmin traileri için buraya

Pazartesi, Ocak 11, 2010

Gidesim geldi..

nasıl gelmesin ki...''hey kızlar !! beni de bekleyin,,nin,nin,ninnnnn...'' diyesim de geldi...burdan sevgi ve saygılarımı sunuyorum kendilerine,,,

Pazar, Ocak 10, 2010

kelime


Hayat ; belirsizliğin daniska hali olan bişeydir. Bu daniskayı gaz haline dönüştürmek için uğraşır durur insanlar ve insancıklar...Karın bile su haline dönmeden gaz haline dönüşüp zavallı atmosfere karıştığı günümüzde ,hayatın bu belirsiz daniska halinden gaz haline dönüşmesi na mümkün sevgili okur.
o zaman buyurun burdan; Belirsizlik İlkesi

Salı, Aralık 29, 2009

Sarkozy ve Obama Birleşkesi,,çok ayıpp ..


Eh Sarkozy öyle bir gülmüşsün ki,, ben de bir Carla Bruni var ,hahaha sende yok tabi Obama bakarsın öyleee der gibisin...bilemedim.
Sana da yazıklar olsun Obama!!! shame on you!!!,,yazık diil mi siyahi güzel karına, beyaz sarayda yolunu gözlüyor..hey allam..

Perşembe, Aralık 24, 2009

bu bir denemedir

Google&Blogger bir olmuslar, blog sayfanfa login olmadan google'dan gonderi atabiliyorsun. Muthis bisey , haddimize degil ama tebrikler demekte fayda var..hı bi de türkçe karekter kullanmamak gerekiyor..

Salı, Aralık 22, 2009

söyleyelim...



Jack, o sigarayı denize atmadığını söyle bana...demem çok saçma olurdu..


Bak bodysurf yakışmış, takdir ettim şimdi,,ama sigarayı attıysan yediğin en son balığın totosundan çıksın demeyi bir borç bilirim..


Cumartesi, Eylül 05, 2009

Into the Wild


''happiness is real when it's shared"...
Filmi izlediğinizde gerçekten bikaç saat kendinize gelemiyorsunuz,uyuyorsunuz ve sonra sabah bir yandan güneş sizi uyandırmakta ısrar etse de siz yorganı başınızdan çekip,bu filmi düşünmek istiyorsunuz..Filmin yapıtaşları, bir kitap, bir yazar ve Sean Penn öncelikle..Joan Krakauer adlı yazarın Christopher Mccandless'ın gerçek hikayesini anlattığı kitabı Sean Penn'in okumasıyla işte bu film ortaya çıkıyor. Filmin müziklerini Eddie Wedder yapmış, aynı zamanda Pearl Jam'in solisti ve bu film için özel olarak çalışarak harika bir soundtrack çıkarmış.Filmin muhteşem müziklerini buradan dinleyebilirsiniz..
Filmin başrol oyuncusu Emile Hirsch, oyunculuğu bence gayet başarılı ve oynadığı karektere dingin ve aslında yaptığı şeyi çok inanarak yaptığını hissettiren bir portre çiziyor. Üniversiteden mezun olduktan sonra, yani ailesinin ve toplumun ondan beklediği gibi görevini yerine getirip herşeyden uzağa gitmek için yola çıkıyor. Film tamamen bir yol hikayesi aslında, üzerinden geçtiği yolların yanı sıra kendi içine yaptığı yolculuğa da tanık oluyoruz ve onunla birlikte film aslında kendi içimize de uzun bir yolculuğa çıkarıyor bizi..Yolculuk boyunca yaşadıkları, asıl yapmak istedikleri ve yalnızlığın insanı toplumdan uzaklaştırmasından çok kendinden uzaklaştırmasının verdiği mutsuzluk filmin sonunda yüzümüze çarpıyor..Filmin görüntülerinden, o muhteşem cografyadan ya da filmin fotografik yanından bahsetmek ise az kalır, okuduğum çoğu sinema eleştirisinde Sean Penn'in filminin başarısız olduğu söyleniyor, coğrafyayı harcadığı ya da filmi chapter'lara bölmesinin seyirciyi aptal yerine koyduğundan bahsediliyor..Filmi o muhteşem cografyada anlatmak istedikleriyle çok güzel örtüştürdüğünü düşünüyorum...Zorlu yolculuklardan sonra hayatına giren insanların gerçek hayatları ve karekterlerse filme ayrı bir renk katıyor zaten, yani coğrafya her açıdan rengarenk..Tanıştığı hippi çiftteki kadına yakınlığı, ve ölmek üzere olan yaşlı adamı tepeye çıkarırken hissettikleri, filmin sonunda aslında neden geri dönmek istediğinin her izleyicinin kafasında farklı anlamlar yüklediği mutlaka izlenmesi gereken bir film.. Bir kere kalın bir kitabı bitirmiş kadar oluyorsunuz..Filmin sonundaki cümleyi blog'un başına yazmıştım,mutluluk paylaşıldıkça gerçektir..yoksa felaketler paylaşıldıkça katlanılabilir midir aslında demek istediği ? filmin sonundaki pişmanlığı mutlu olmadığın bir toplumla yaşamak istememek mi, yoksa mutlu olacağın bir toplum yaratabilmek mi? Ben de bu filmin güzel anısı için bu hafta sitedeki yuttub köşemi eddie vedder müzikleriyle süslüyorum..
Filmin internet sitesi ve muhteşem fotografları için buraya...

Perşembe, Eylül 03, 2009

i'm not Superman!!

Supermen halkın kahramanıydı,.. örümcek adam gibi, kostümünün içine kaslı gösterecek başka kıyafet giymezdi,.. taşı sıkıp elmas yapardı,.. sevdiği kadın için dünyayı tersine döndürürdü,..
Superman candı can...
1938 Haziran'ında, Action Comics'in ilk sayısında göründüğünde satış rekorları kırmıştı Superman ama daha önemlisi, "Süper Kahraman" ekolünü başlatan, Batman, Spider-man kapılarını açan, ideal karakterdi.

"insan mıdır" soruna ise yanıt vermek zor? acıların çocuğuydu, öksüz ve yetimdi, dünyalı bir aile tarafından bulunmasına dair görüntüler, Superman'in o çocuk halindeki -herhangi bir çocuk kadar sevimli ifadesi- kimin yüzünü güldürmemiştir ki? Her ne kadar yeni ailesi Jonathan ve Martha bundan, başlarda habersiz olsa da, dünyalı ailenin onu kabullenmesi, ayrımcılığa karşı duran bir göndermedir. Superman'la "insan" okuyucu arasındaki duygusal bağ iyice sağlamlaşsın diye, Superman her çocuk gibi yaramazlıklar yaparak büyür, okula gider, arkadaşları tarafından dışlanır bazen, mahalleden bir kız sever, kendini yavaş yavaş keşfeder.

Kaç yaşında olursa olsun, okuyucu için, hem bir bebek, çocuk, sonra genç, akran veya zamanla abi olur. Bizim gibi, üniversite sınavına girer, işe girer, ailesinden ayrılır. (en sonunda onun Superman olduğu anlanır tabii)

Tüm bu etkenler ve daha niceleri, Superman'i insanlaştırır. Klark Kent hallerinde sıradan bir insandır ve tüm "kötü" olaylardan rahatsızlık duymakta, "iyi"lik yapmak için didinmektedir. Ve zaten Superman de insan olduğuna iyice inanmıştır. Oysa superman "insan" değil, bir uzaylıdır, bunu öğrendiğinde kendisi de (okuyanlar bilirler) bunu taşıyamaz ve şizofren olur. Klark Kent, Ailesinin Klark'ı, Kripton'lu Kal-el ve arada sırada, mağarasının yalnızı olur.

Bunların yanı sıra Superman'in American idealizminin somutlaştırılmış hali olduğunu anlatmaya çalışanları anlayabilirsiniz. Göğsündeki "S"'nin bile "gerçek, adalet ve Amerikan yolu" anlamına geldiğini bilmek, bunu anlamak için yeterli sanırım.

ilk başlarda, Nietzsche'nin übermensch (nietzsche'nin darwen'den etkilenerek ortaya attığı düşünce.. şu anda maymun ile übermensch arasında bir yerde olduğumuzu düşünür kendisi. bu düşünce, ileride hitler tarafından alman ırkının übermensch iddiasıyla farklı yorumlanacaktır. )kavramından esinlenilerek yaratılan Superman karakteri, şeytani bir zekâya sahip, üstün fiziksel güçleri olan bir karakterdi. Fakat Hitler, Nietzsche'nin Superman'ini saptırarak devam etmeye kalkınca, Superman'in yaratıcıları, Superman konseptini tekrardan düşünmeye karar vermişler. Artık Superman "iyiliğe adanmış" bir karakterdi. America II. dünya savaşına girip de, Japon'lar Pearl Harbour'a saldırdıklarında, Superman çizgi roman sayfalarında Amerika'nın düşmanlarına karşı savaş veriyor, Nazi'leri yerden yere vuruyor, Japon denizaltılarını batırıyordu. Hatta, 1944'teki bir sayısında Superman'i Hitler ve Tojo'yu boğazlarından yakalamış halde görebilirmişsiniz.

Superman'den başka kim dünyayı tersine çevirerek, aşkı için zamanı geriye alabilmiş ve bizlere böyle bir umut verebilmiştir ki, Kripton taşı karşısında güçsüz düştüğünde, bir hal çaresi bularak durumdan kurtulmasıyla bize gayretin gücünü aşılayan da Superman değil midir, "hep iyiler kazanır"ı da, bizleri ağlatarak öldüğünde Superman çürütmemiş midir ? Küçükken çarşafları sırtıma dolayarak pelerin yapardım hep, evet iyi olmak isterdim, düşman da olsa bir insanı öldürmek yerine uçmak, herkese yardım etmek isterdim. Bu yapabildiklerimin yanında da en az onun kadar alçak gönüllü olabilmek ve aynı zamanda aptal bi gazeteci ayağına da yatabilmek isterdim.

Maceralar çok, Superman eski; konu uzun. Superman'i çok severim, sevmeyene şüpheyle bakarım.

Son olarak bir de "süpermeeeeen" yazasım gelmişti..

Salı, Ağustos 18, 2009

happiness



There is no way to happiness, happiness is the way ...

Pazar, Nisan 26, 2009

waves and sun, before and after..


hayatın;

Before Sunrise olması muhtemel..
Before Sunset olma ihtimali de var...
Breakfast at Tiffany's olması ise imkansız değil..

Pazar, Şubat 01, 2009

day and night, earth and sky....



Hayat ;

Before Sunrise diil...
Before Sunset hiç diil..
Breakfast at Tiffany's olması ise imkansız ....!

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

Derya,Defne ve Ege


Bu balıkların hepsine sarılmak istiyorum ben ....balıklar çok komikler, peşlerinden gittiğinizde kuyruklarını hıpızlı sallaya sallaya kaçıyolar :) Bu balıklar kadar güzel 3 çocukla tanıştım hafta sonu. 3'ü de 8 yaşındalar..2 erkek ve 1 kız....Onları bol bol izleme imkanım oldu bu arada da..Derya, Defne ve Ege...3 güzel isim bir arada...İçlerinde ben en çok Derya'yı sevdim, çünkü içine atan hüzünlü bi çocuktu..Defne ve Ege daha iyi anlaştı...Derya aslında onlarla aynı yaşta olmasına rağmen daha küçük gösterdiği için midir, yoksa hemen herşeye küstüğü için midir pek almadılar aralarına.. Onlara çin daması öğrettim. Derya'yı tavla oynarken aralarına almadıkları için oyunu en önce Derya öğrendi ve çok sevdi..Diğerleri de Derya onları iki oyunda da yendiği için tavla oynamaya devam etmek istediler..Bişeye üzüldüğü zaman hemen sesi kısılıyor ve zorlanarak çıkarıyor kelimeleri Derya, dokunsan ağlıycak..Çelimsiz, kumral ama bi o kadar da güzel gözleri olan bi çocuk... Otobüsle dönerken de kustu :) bi de ortalığı batırdı diye ağladı :I yerim ben seni yaa, şaşkın çocuk Derya!!!

Cumartesi, Temmuz 19, 2008

i love deep










Çarşamba, Haziran 11, 2008

Gol


Something is everything happened..
(by Fatih Terim)

Cuma, Haziran 06, 2008

My name is Max..

Hey gidi günler hey... Ne güzel oyundun sen Sanitarium....

Çarşamba, Haziran 04, 2008

a touch of paradise

beadybelle a touch of paradise, bugünlerde en çok dinlediğim şarkı...









Pazartesi, Nisan 07, 2008

Romulus


Uzun zaman sonra bu filmi yazıyım dedirten bi film oldu romulus my father benim için.... Tabii ki beni filme çeken ilk bakışta çok sevdiğimiz eric bana ....Onu Berlin'den, Truva'dan hatta kötü film Black Hawk Down'dan, Hulk'tan hatırlayabiliriz, ve unutamayız ...Kendisi cool, samimi ve tam tanımı gerçekçi oyunculuğu ile filmlerine renk katıyor..Şu sıralar kitabı bestseller olan Boleyn Girl filminde de başrolde...Sakin, sevecen, aynı zamanda hafif sert kişiliği ile hatrı sayılı bi hayran kitlesine sahip...Sakin agresiflerden :) Film mülemmel güzellikte bir çekim kalitesine sahip, bunu geçemeyiz. Renk seçimi, filmin kötümser yapısını bozuyor, olaylar seyirciyi içten içe karartabilecekken yine de iyi bişeyler olacakmış hissini veriyor. Beklenmedik olaylardansa hayatın basit akışını sıkmadan anlatabiliyor. Film, göçmen 3 kişilik bir ailenin hikayesi..Baba karakter becerikli, sabırlı, çalışkan..çocuk yaşından fazla bilinçli, olgun ama çocuk sonuçta...çok da başarılı bir performans çizmiş, çocuğun gözlerindeki bakışları, taşıdığı ama belli etmediği yük..hakikaten başarılı..bu filmin hafızama kazınan 2 sahnesi var.. Biri Rumulus'un karısının sevgilisini tren istasyonuna götürdükten sonra, motorsikletle dönerken bi an karşısındaki ağaca bakması ve ona çarpmak istemesi..Bence bu sahne çok başarılıydı, klasik bi intihar sahnesi havası vermedi kesinlikle..İkincisi ise, anne (Franka Potente ki ben çok severim) intihar ettiğinde babasının dönmesini sabaha kadar bekleyen çocuğun evin verandasında köpekle beraber uyuduğu ve sabah babası geldiğinde uyandığı sahne.. Anne ise dengesiz, ciddi gel gitler yaşayan bi kadın..Sonunda da gittiği yerden dönemiyor zaten ve intihar ediyor ...Üzücü ..Sadede gelicek olursak basit hayatımızın içinde akan olayların iç yaşamımıza yansımasını basit ama etkili bi şekilde anlatabilen ve bu anlamda başarıyla temsil edebilecek bir filmdi..Duragan konusuna rağmen, filmden koparmayan sıkmayan bu başarılı filmi alkışlıyoruz o halde...

Cuma, Şubat 29, 2008

Ulvi Meseleler

Kendi genetiksel oluşumumuza bakaraktan,dünyanın var olmasından bu yana,benim ya da senin aynısından bi tane daha var olmuş mudur? Akrabasal olarak düşündüğümüzde dedemizin dedesi,onun dedesi,dedesinin dedesi falan diye gittiğinde dedelerden aynısı olan var mıydı?Mesela teleskop icad edildiği zaman, Mayaların matematiğin sınırlarını zorladıkları ve futbolu insan kafalarıyla oynamayı tercih ettikleri zamanda, Nasca'daki o ilginç şekillerin çizimi sırasında benim aynım ama tıpatıpım var mıydı? Bunun olma olasılığı ne? Kesinliliği söz konusu mu?Vardıysa bi daha olma olasılığı var mı? Cinsel ayrıma göre olasılık oranı değişiyor mu? Peki vardıysa benim aynım ya da senin aynın,bunu öğrenme olasılığımız var mı? ya da ne? Evet ne?

Bu yazıya fi tarihinde gelen ahkamlar;

Yarma;

evet var olasiligi...

vic vega;

olmama olasılığı ile eşit olarak,..

winmaker;

aklıma ne geldi. acaba dünyadaki active user sayısı diilde bugüne kadar aldığı hit sayısı nedir?

mushroom;

ben soruşturdum. "abi öyle bir şey olsa kesin sana haber verirdik" dediler. "peki yengeniz?" dedim. "yok abi, mümkün değil" dediler.."tamam o zaman, problem yok.." dedim ben de..

ingilizanahtari;

bunu hesaplamak, önce tam gen haritamızın çıkması lazım, sonra bunun kaç tane kombinasyona izin verdiği, yani dünyada kaç model insan olabileceği hesaplanabilir. İlk homo-sapiens'ten bu yana kaç tane insan doğduğu ve bu doğumların dönemlere göre kaç tanesinin erişkin hale gelebildiğini de hesaplamak çok zor olmasa gerek. Çıkan iki rakamı karşılaştırarak sonuca ulaşabiliriz. Örneğin bugüne kadar 80 milyar homo sapiens erişkin olarak var olduysa ve homo sapiens DNA ları 850 katrilyon kombinasyona olanak veriyorsa bir tane daha sen olmuş olma ihtimali 1 / 100,000 civarında bir rakam olsa gerek. Ancak insanlık bi 4-5 milyar yıl daha sürebilecekse muhakkak tekrarlamalar, yeni Liv Tyler'lar, Leonardo Da Vinci'ler, Buddha'lar çıkacak ama muhtemelen hiçbiri kiminle aynı genetik yapıda olduğunu bilemeyecek. Üzücü tabi.

aptal ;

en büyük tasarımcı olan tanrı vakti zamanında uğraşıp bi tane insan tasarlamış. o gün bu gündür copy-paste edip ufak modifiyelerle yolluyo insanları dünyaya. o bile üşengeç olduktan sonra biz nie sermiyelim die düşünmüyor değilim. ayrıca ingilizanahtaranın kombinasyonuna karakter çeşitlerinide eklersek içi dışı sana benzeyen bir insanın daha var olması ihtimali gittikçe azalıyor gibi..

En güzelini aptal söylemiş.. tebrikler!!

Cuma, Aralık 28, 2007

doğum günüm

Sayılı dakikalar kaldı doğumgünümün bitmesine...28 yaşına mı girdim, 28 i mi bitirdim bilmiyorum. İki arada bi derede bi gün doğmuşum ben..27 Aralık 1979... 4 gün sabretseydim şimdi bir yaş daha küçük olucaktım. Bir yaş küçük müyüm, yoksa büyük müyüm??? O yüzden belki de ben böyle kararsız bi insan oldum...Bu yılki doğumgünüm çok hızlı geçti, hiçbişey anlamadım...Halbuki ben bugünün slow-motion geçmesini ve buna da Jay Jay Johanson'ın Open Up adlı şarkısının eşlik etmesini ister miydim? evet isterdim..He-Man resminin anlamı ise çocukluğumun doğumgünlerini özlüyorum mesaj kaygısını taşıyor...Yine de iyi ki doğmuşum canıım...:)

Pazartesi, Ekim 01, 2007

pınar'ın bekarlığa veda partisi


Bir ay olmuş, yazmamışım... Ankara'ya işte, yukarıdaki şebek gelinin nikah şahitliğini yapmaya gittim... Hep nikahlarda ağlarım, bunda da gereksiz gözyaşları süzüldü yanaklarımdan... Ne hissediyorum, iki insanın evlenme anı bana çok duygusal geliyor sanırım...O iki insanın heyecanı aslında beni geriyor, bu da gereksiz mesela... banane ki... Neyse, Pınar evet derken de gözlerimden yaşlar süzüldü.. Kız 13 yaşından beri beraber olduğu kişiyle mutlu bi şekilde evlendi daha nolsun.... Neyse nikahtan 1 gün önce Ankara'da Salata adı verilen gayet salata insanların bulunduğu bi yerde 10 kız kafamızda küçük duvaklarla eğlenmeye gittik, çok ama çok eğlendik... Ama yine de asıl eğlence Pınar'ın Elif ile benim o gece kalmamız için ayarladığı kız arkadaşı hikayesiydi... Hani bu gayet bi How i met hikayesi olurdu, Barney'in bu olay üzerine esprileri de süper olurdu eminim...Biz kızla tanıştık, 3 kız taksiye bindik gidiyoruz kızın evine.. Benim kafam bugunlerde başka şeylerle meşgul olduğundan kızla sohbet etmek hiç aklıma gelmedi, uzun zamandır gelmediğim Ankara sokaklarını inceliyodum... Benim saf arkadaşım Elif başladı kıza sorular sormaya... Bu arada kıza kız demek yerine L diycem yazının bu kısmından sonra...Neyse, Elif L'ye nerde çalışıyosun dedi? L: dernekte... dedi.... Elif yetinmedi hangi dernekte ?..dedi.... L: Kaos.. dedi... Elif : hıııı ...dedi... L'de kaşındı ama şey dedi: biliyo musunuz? Biz de yok bilmiyoruz dedik... L: Gay-Lezbiyen dergisi dedi... İşte o an ben kısa bi flashback yaşadım... Biz, Pınar ve Elif üçümüz üniversitede aynı odada kalıyorduk... Pınar, lisede bi lezbiyen arkadaşı olduğundan ve harbi harbi bu lezbiyen kızın sevgilisi v.s olduğunu bize anlatıyodu... İşte takside kızın gay lezbiyen dergisinde çalıştığını ve o gece partide 1o kızın arasında beyaz sevimli duvaklardan takmayan tek kız olduğunu da hatırlayınca o kızın bu kız olduğunu anlamıştım. Kız lezbiyendi ve biz onun evinde kalmaya gidiyoduk... Yani garip bi durum... Neyse Elif'le dumur olmuş bi vaziyette saat sabahın 3'ünde L'nin evine gidiyoduk.. Eve girer girmez L, evin çok dağınık olduğunu ve sevgilisiyle ortalığı biraz dağıttıklarını, kusura bakmamamızı söyledi... Kusura bakçak halimiz mi vardı, yerde iki adet kırmızı sütyen duruyodu... ne kusuru, şoktaydık azıcık.... Neyse, ben yüzümü yıkıyım diye tuvaletine girdim L'nin... Saf Elif puzzle yapmaya devam ediyodu... Elif L'ye: Ne güzel ben çok seviyorum bekar evlerini, ailen kendi başına oturmana bişi demiyo mu? dedi... L: Yok üniversite bittiğinde söyledim onlara, nasıl olsa evlenmiycem de... dedi... Elif: Aaa, niye evlenmiceksin ki? dedi.. L: E Türkiye'de bi kadınla evlenemiyceğime göre... dedii... Bizim Elif: Hııı... dedi yine... Sabah 5'e kadar sohbet ettikten sonra uyuyalım dedik... Uyuyana kadar da geyik yaptık, hayatımda hiç bi lezbiyenin evinde kalmamış ve lezbiyen geyiği de yapmamıştım... Ya sabah sevgilisi gelir de bizi kıskanırsa, sevgililer kavga ederse v.s turu bi dolu geyik işte... Tabii burda Barney devreye giriyo olmalıydı.... Neyse, L yine de iyi bi insandı, misafirperverdi... Sevdik kendisini....Bu hikaye bu kadar.. L'nin kullanım alanını başka anlamlara çekmeyiniz..... Ankara da güzel diil işte sevmedim hiç....

Pazartesi, Eylül 03, 2007

okul kapısı, önlük yakası, kalem kutusu

Okullar açılıyor yakında.. Kendi kendime, benim kadar kırtasiye seven birisi bi kırtasiye blogu da yazsın dedim.. Anaokulunu okuldan saymayanlardan değilim, ama yine de sadece o binada yuva ya da kreş faaliyeti varsa sevmem... Anaokulu dediğin de bildiğimiz okulun içinde olmalı..İlkokul ise dönemlerin içinde en misidir. Aslında 1.sınıf kırtasiye alışverişinde pek bişeyin farkında olmazsın.. Annen baban kafalarına göre takılır... Ama 2.sınıfta kendi alışverişini kendin yapmaya başlarsın. Bi kere uzun tenefüste kesin okulun karşısındaki kırtasiyedesindir. Muhtemelen parlak etiketlerden ya da el işi kağıdı alıyosundur. Her ay bi kalem kutusu, her hafta farklı bi silgi mutlaka alırsın...Hani günümüzde asıl işi kırtasiye olmayan marketlerin her türlü okul araç gereci satmasına acaip bozuluyorum... Kırtasiyecilik kavramını yok ediyor çünkü...Halbuki sokak aralarındaki ufak ama bi o kadar da sıkışık kırtasiye malzemesi ile dolu bi kırtasiyeci, bir kırtasiye manyağı için bulunmaz bi nimettir...Renkli kalemler, 6 ortalı harita metod defteri, arı maya silgiler, çeşit çeşit kap kağıdı, renkli ataçlar, tavşan kulağı şeklindeki makaslar...ve niceleri... Bir kırtasiye manyağı aldıklarını saklamayı da çok sever.. Şahsen ortaokulda kullandığım kalem kutum, iletkim ve gönyem de benim sakladığım şeyler arasında...Kırtasiye hastalığı diye bişeyin var olduğunu, dünya bilim çevreleri de kabul ediliyor. Hatta insanı mutlu eden huzur veren bi tarafı olduğu da dozu aşılmadıkça bilimsel olarak kanıtlanmış bişey...(mi? bilmiyorum neyse) Eskilerden belleklerimize kazıdığımız bir de reklam filmi vardır..''Bir kalem, bir pergel bir de çukulata alacağım'' Ne kadar fiş alma alışkanlığını aşılamaya yönelik bi reklam olsa da, benim aklım da, reklam yıldızımız Erool erool gibi pergel, kalem ve çukulatada...Bu reklam ile ilgili şirinler hadisesi gibi içten içe bir beyin yıkama olayı olduğu söylenir. Misalcilere göre, kalem titizliği sembolize eder (o kadar çalışkandırki günde bi kalem bitirir), pergel çalışkanlığı (matematik falan), çikolata da bu çocuğun bütün bu kargaşa ortamı içinde kendine ayırdığı zamanın sembolüdür. Ayrıca çocuk tam bir örnektir bütün Türk çocuk camiasına ve hatta bir çok büyüğüne...Bakkal amcayla düzgün bir diksiyonla kitap gibi konuşur, cağım lar, ceğim ler, lütfen ler falan. ..Yani, aynı yaşlardaki sıradan bir Türk evladının kendini kötü hissetmesi için yeteri kadar negatif değer taşır bünyesinde. Bunun gibi şeyler işte, sonun da anlatmak istediği ise, tüm hipnotize simgelerden sonra kdv!.... Al sana, yersen yani...Neyse kırtasiye manyaklığı var olan, vazgeçilmesi zor olan, kokusu duyulduğunda mest olunan, kareli defter alırken yeşil diil de mavi çizgiliyi tercih ettirebilen, abartıldığında kendi odanı küçük bi kırtasiye dükkanı olarak bulacağın muhtemel bir hastalıktır. Bu tür insanlar için en uygun görev, şirketlerin satın alma bölümleridir.. Ya da değildir :)

Çarşamba, Ağustos 08, 2007

arkadaslar


Bu fotografı bi sokak düğününde çektim.. Soldan ikinci yeşil elbiseli tatlı kız, sünnet çocuğunun sevgilisiymiş...Zaten benim de favorim oydu...

uçuk ya da kaçık

insan uçuklarından ders almalı...

Salı, Temmuz 24, 2007

18 Eylül 2002

çarşambaları hep sevdim yazısı yazmışım bi aralar... Hatta ilk ahkamı da oky kesmişmiş..

Hayatta hiçbişeyin başlığı olmasın



Hava bi acaip sıcak, serinletici bi rüzgar var zannediyosun ama bi ekmek fırınının önünde duruyormuşsun gibi de acaip bunaltıcı.. Ekmek fırını isim tamlaması da ne kadar acitasyon iki kelime... Ekmek zaten böyle bir yazıda arabesk bi unsurmuş gibi duruyor..Neyse...Böyle bi havada herşey bunaltıyor insanı...Albert Camus'nun bi kitabı vardır ''Yabancı'' .. Orda yargılanan roman kahramanı, neden öldürdüğünü soran hakime -hava çok sıcaktı cevabını verir... İşte sıcak böyle bişi demek ki... Yıllar yılı böyle bi hava görmemiş ve bu denli de bunalmamıştım. Allahım ben bunalım mı geçiriyodum ki de sıcağın beni bunalttığı yalanını uyduruyodum... Olabilir mi..Olmayadabilir....Bu süper fotografı da bu dandirik yazıda harcamış oldum böylelikle...vay anasını sayın seyirciler... ----Fotograf kaynak: http://reclamlar.blogspot.com..

Perşembe, Temmuz 19, 2007

F=G x M x m:d2

Benim hiç, Evren'in, her biri farklı bir dizi bilimsel yasaya uyan iki alemden oluştuğunu söyleyen bir öğretmenim olmadı...Kimsenin olmamıştır diye düşünüyorum.. Newton'un ilkokul öğretmeni Stokes böyle demiş mesela derslerinin birinde...İlginç...

Şöyle ki, zaten anlattığı ders hakkında yorumu olan bi öğretmenim de olmadı.. Bunu genelde tarih öğretmenleri yapar, yorum katmayı yani, ya da edebiyat... Tarih derslerinde sıkılırdım, savaşların tarihleri, antlaşmaların tarihleri... v.s.. Üniversitede, zorunlu ders İnkılap Tarihi yüzünden 1-3 barajına takılmış ve okulu uzatmış biri olarak tarih dersleri hakkında pek konuşmaya da hakkım yok herhalde.. İlginç olan şeyse aslında tarihi seviyor olmam.. Okulda anlatılanı değil, kendi ulaşabildiğim bilgileri seviyorum.... Yorum konusuna geldince, hiç bir Fizik öğretmenim de,kalkıp benim de şu çalışmalarım var demedi.. Bunun, çoğu üniversitede de böyle olduğuna eminim... Lisede mesela, fizik dersini kimse dinlemezdi, kimyayı da dinlemezdi, ama ben alttan alınca dinlemek zorunda kalmış ve çok da sevmiştim...Çöp başında kalemtraş açıp, ilkokulda sınıfın ortasında duran sobanın içine mandalin kabuğu atmak kadar zevkli bence kimya ve fizik... ne kadar anlamasam da...İşte o yüzden Stokes bizim de öğretmenimiz olsaydı Newton'a rakip olur muyduk? Tabii ki hayır :)